19 Aralık 2015 Cumartesi

Aklımın yarısı, kalbimin yarısı, başka?

Üzerinden geçen zamanın, araya giren zamana sığan başkalarının, değişen şehirlerin, evlerin, iş-gücün, yaptığınız her şeyin bir şekilde hatırlattığı, geri dönülemez zamanların birinde kalmış ama her günün bir yerinde mutlaka keşke diye aklınızdan geçen biri oldu mu ki hiç? Olduysa ne mutlu bize. Peki bir daha hiç eskisi gibi olmayacak olması da sizin hatanız mı? Ooo, yalnız değiliz. Atlayıp gitsek hep beraber. Yer önemli değil. Uzun yol olsa. Arka arkaya, ama rica ederim arabeske bağlamadan, "ben yaptım, ne yapalım oldu bir kere" şarkıları dinlesek. Yol üstü mekanların birinde taze, sıcak çay içip devam etsek. Yol biterken sabah olsa, küçük şehirlerin birinde süt, taze poğaça, balla kahvaltı yapsak. Neyse.






Cennet miydi o zamanlar burası?

Buraya buradan geldik.

Bursa merkeze gitmeyeli yıllar olmuştu. İlk gidişim dokuz yaşıma rastlar, Kültür Park'ta bir Seyyal Taner konserine denk gelmiştik. Bir süredir Reşat Oyal Kültür Parkı adıyla anılan parkı indiğimiz akşam şöyle bir gezebiliyoruz sadece-anıt ağaçları ve gölü ile koca bir yeşil alan, akşamları da hala çok canlı.

İkinci gidişim, orta okul yıllarımda idi, Karacaali ve Narlı'da geçirdiğimiz birkaç haftanın güzel anıları aklımda, güzel manzarası gözümde kalmış. Yeniden göremedim, Gemlik, Trilye ve Mudanya ile birlikte bir sonraki sefere kaldı.

Bursa merkezde, ki ne kadar karmaşıklaşmış, ne kadar kaotik olmuş anlatamam, şöyle bir turluyoruz. Burada ne yemeli konusuna, iskender ve köfte klişesinden uzak durun diyerek başlayayım. Hayır, et sevmeyişimle alakası yok konunun. Gerekirse yenir. Ama, her yerde bulabileceğiniz ve nispeten aynı lezzeti alacağınız bu ikili için diğer yerel lezzetleri kaçırmayın.Her yörede bir yorumu olan kesme hamur-et çorbalarının buradaki versiyonu söble. Ardından servis edilen kestaneli kebabı ve kestaneli sarmayı tarif edemedim. Tarif de vermediler zaten, tekrar gitmek farz oldu.


Ardından otelimize geçiyoruz, Bursa kaleiçinde bir butik otel, Kitapevi'nde misafiriz. 1800'lere, belki daha önceye ait, dünya güzeli bir bina burası. Yerler rabıta bir kere. Pencereler büyük, tavanlar yüksek, kokusu...ev gibi. Odalarda kitaplıklar, kim bilir kimin okuyup sevdiği ve sonraki misafir için bıraktığı kitaplar. Bazı objeleri eşyayı görür de keşke sahibini tanısam der misiniz? Ben derim. Bunlar öyle kitaplar. Bu iç mimar da öyle biri. Odalar surlardan şehre bakıyor. Odaya giriş yapınca fark ediyorum ki penceremin altında o akşamın canlı yayını için tam teçhizatlı bir ekip ve fasıl var!

Bu güzel sürprizle biraz dinlenip bahçeye iniyoruz. Yemekler harika, bahçedeki kaplumbağalar, kuş evi, küçük çeşme, Mimarlar Odası'ndan ve ÇEKÜL'den nezaket gösterip bize eşlik edenlerin anlattığı Bursa öyküleri masalsı. Zevkli dekorasyonun müsebbibi ile de, işletmecisi ile de tanışıyoruz makanın. İçinde bulunmaktan mutluluk duyduğum akşamlardan birinde, saatler süren bir sohbetle, akşamı uğurluyoruz.

Ertesi gün hedefimiz Cumalıkızık. 2014 yılından bu yana UNESCO kültür mirası listesinde olan bu köy aslında tek başına listeye girmemiş. Kentsel alandaki bazı yapılar ve tampon bölgeler de listeye dahil. Hanlar Bölgesi (Orhan Gazi Külliyesi ve Çevresi), Sultan Külliyeleri (Hüdavendigar, Yıldırım, Yeşil, Muradiye) de miras alanı içinde. Küçük aile fertleriniz için Bursa miras alanlarını tanıtıcı yayınlara buradan ulaşabilirsiniz.

Köye gitmeden, hanları geziyoruz. İpek Han ve Koza Han, bana turistik gelen ve tüm dükkanlarda aynı ürünlerin satıldığı, ancak mimarisi elbette büyüleyici yerler. Bursa'nın tek üç katlı hanı olan Balibey Çarşısı'ndan şehre bakarak çayınızı içmeden devam etmeyin derim. Hanlara ulaşmak için yürüdüğünüz yollar ise, kısa bir an için dahi olsa, başka bir zamana adım attığınız hissini veriyor. Demirciler Çarşısı'nı, Irgandı Köprüsü'nü, Botanik Parkı'nı, Pirinç Han'ı, Çancılar ve Okçular Çarşıları'nı gezemedik, içimizde kaldı. Şehrin bu kısmında, Anadolu şehirlerindeki o ilginç hava vardı-benim için gözetilmekte olmak bu hissin adı, sizi bilemeyeceğim.

Yıldırım Belediyesi'ne bağlı kızık köylerinden biri olan Cumalıkızık'taise, eski Anadolu kasaba ve köylerinin havası, kendine özgü sıcaklığı, ve ne sevindirici idi ki, henüz ticari kaygılara gark olmamış bir ilgi ve samimiyet vardı. Kestane ağaçlarına bir hastalık gelmiş, ürettikleri ahududuyu soğuk zincir oluşturamadıklarından fabrikaya veremiyorlarmış, çevredeki çarpık kentleşme de onları tedirgin ediyor. Bir de pazar yerinde sattıklarını, üretim yeri standardını tutturacak tesis kuramadıklarından, başka pazarlara ulaştıramıyorlar. Bunların hepsi için çözüm üretiyorlar ama tek şikayetleri, zaten gelir kaynakları daralmışken, köye açılan kültür merkezinde çalışanların şehirden gelmesi ve gelirin kendilerine kalmıyor oluşu.


Sabah, kısa sürede dönmek üzere, deniz yoluyla ayrılıyoruz Bursa'dan. Devamı sonraki ziyaretlere.

Müziksiz kapatmayalım tabii. Bursa'nın da taşlarına türkü yakmışlar tabii, Ankara ve Adana'dan geri mi kalsın? Peki hiç santurla çalınanını dinlediniz mi?



O zaman, görüşmek üzere.



Resimler Bursa Büyükşehir Belediyesi, UNESCO Alan Başkanlığı ve Kitapevi Otel web sitelerinden.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Ne var bu taşlarda?

Buraya buradan geldik. 

Adana'nın yolları, İstanbul'un taşı toprağı, Ankara'nın taşı... nedir bu şehirlerin taşlarıyla alıp veremediğimiz?

Retorik soruları bir kenara bırakalım. Bonn'dan sonra dünyanın en sıkıcı şehri olma sıfatını kimseciklere bırakmayan Ankara'dan bahsedelim biraz.

1923 yılının 13 Ekim'inden bu yana başkentimiz olma vazifesini yerine getiren, 25 ilçesinde 5 milyon insanın yaşadığı, 900 küsur metre rakımlı, yazları sıcak ve kurak kışları ayaz ve bol buzlu, posta konu 06 telefon kodu 312 olan bir şehir burası. Zeki çevik ve ahlaklı gençler için Atlı Spor Klübü, Gençlerbirliği, Ankaragücü, TED, Halkbank ve Türk Telekom, nasıl unuturuz, bir de Osmanlıspor var, maçları renkli açılışlarla taçlandırıyorlar. Şehirdeki onlarca heykel va anıttan Ankara'yı en iyi anlatanı Nusret Suman'ın 1978 tarihli Hitit Kursu heykeli. Yıllarca Ankara'nın simgesi idi. Kent halkına kentlilikle, kent kültürü ile ilgili fikirlerini sormak alışkanlığımız olmadığından patadak bir sabah kitsch bir şeye dönüştü şehrin simgesi. Yetmedi, gördüğümüz en çirkin kedi çeşitli yerleri şenlendiriyor-Cheshire kedisi mübarek.















Şehrin çeşitli yerlerinde zarif, kuvvetli, güzel pek çok heykel ve anıt var. Bugünün insanı anlamayacağından yüz yıl sonrasının insanları takdir etsin diye yerleştirilen yeni eserler hangi akıma hizmet ediyor ise, benim sanattan anlamayışımın alamet-i farikaları işte bunlardır. Dinozorlar, dev saatler, dev Gulliver falan. Yani, şu şehirden toplasan 13-14 yıl ayrıldım. Geri döndüğümde tanınmaz haldeydi. Neyse. Hala bir başkente çok yakışan pek çok şey var neyse ki.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi


Dünyanın en klişe yakıştırmalarından biridir, "medeniyetler beşiği Anadolu". Beşik midir değil midir tarihçilerin işi, ama buralarda kimler varmış hatırlayalım. Luviler, Hititler, Frigler, Lidyalılar, Persler (Ahamenişler), Galatlar (Tektosaglar), Romalılar, Bizas İmparatorluğu, Selçuklular, Osmanlı İmparatorluğu, ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti, ev sahipliği tecrübesi m.ö 3000'e kadar giden bir şehir burası. Bütün bunlardan kalanları ise Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde gözlemleyebilirsiniz. Çocukluğumda bir kere gidip daha sonra bir daha uğramadığım bu kocaman mekana yıl içinde yeniden gittim. Aslında Ankara'ya ilk defa gelen bir misafiri götürdüm. Çok etkileyiciydi. Sergilerden ve galerilerden bahsetmeyeceğim, gidip görün. Peki müze bahçelerini sever misiniz? Bana huzur verirler. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin bahçesi de aşağı kalmıyor. Bahçenin alt tarafında ulus Heykel'den sağa dönüp yolun sonuna kadar ilerlediğinizde ulaşacağınız bir otopark da var.


Ankara'da başka pek çok müze bulunuyor, ancak ben en sevdiğimi yazayım, gerisini en kötü Vikipedi'ye sorarsınız. Ancak tavsiyem, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne çıkmışken yürüyerek dönün, Ankara Kalesi'ni, koruma amaçlı imar planı ile eli yüzü epey toparlanan Hamamönü'nü, Samanpazarı'nı, eskicileri, çocukluğumuzun Çıkrıkçılar Yokuşu'nu gezin. Yorgunlu kahvenizi Suluhan'da içersiniz. Oradan Çengelhan Rahmi Koç Müzesi'ni görmeden dönmemek lazım. Konaklayacaksanız Divan Çukurhan'ı öneririm. Ancak yemek için otelden biraz uzaklaşıp farklı alternatifler aramakta fayda var 

Anıtkabir

ulus'tan Kızılay yönünde ilerlerken sağdan ayrılan yola girerseniz, yol sizi Anıttepe'ye götürür. Bu semtin cetvelle çizilmiş sokaklarının özelliği, bilmeyeniniz kaldıysa, Ordular, ilk Hedefiniz Akdeniz'dir, İleri sözüne ithafen adlandırılmış olmalarıdır. 

Ankara'nın en etkileyici anıtı ve açık alanı bence bu semtte yer alır. Mekanın sembolik algısı, ziyaretçi dolaşım rotasında verdiği mesajlar, renkler, açılar bu anlamlı anıtı çok daha derinlikli hale getiriyor. Ailece gurur duyduğumuz bir yanı daha var Anıtkabir'in, mozole girişindeki yazılar dedemin elinden çıkma.



Ankara'da geçirecek bir tam gününüz varsa, şehir merkezinden çok uzaklaşmadan devam edelim. Arabalıysanız üzgünüm, yaya iseniz toplu taşıma ile Kızılay'da inin. Sakarya'dan geçip olgunlar Sokak üzerinden Tayfa'ya uğrayıp Yıldıray Lise'nin Dünyanın Küçük Prens Kitapları Sergisi'ni gezin.



Sonra Madenci heykelinden Bakanlıklar'a çıkın. Akün Sahnesi'ne iyi bakın, ne anılarımız var orada. Hababam'la açılıp Hababam'la kapanmıştı Akün Sineması. Neyse, ilerde solda Kuğulu Park'ı göreceksiniz. Solunuzda Tunalı Hilmi Caddesi uzanır. Caddeye inen arada ise Kıtır bulunur, gençliğe övgü niyetine bir bira içip devam edin. Sallana sallana Bestekar'a dönün. Cafe Lins'i seviyorum ben, ama envai çeşit mekan var, keyfinize göre birini seçin. Bence bir gün için Ankara'da doz açımı bile oldunuz. Dikkat ederseniz AVM denizinde boğmadım sizi, hadi yine iyisiniz. Vaktiniz olur ise, ve hava aydınlıksa (renklerin tadını çıkarabilin diye) Seğmenler Parkı'nda elinizde kahvenizle keyif yapın, kulaklarımı da çınlatırsınız.

Beypazarı

Aynı misafiri ikinci gün bu şehirde oyalayabilmek için biraz dışa açıldık, Beypazarı'na gittik. Ankara'nın bu ilçesi hakkında yazıp çizmeyen kalmadı sanırım. Açıkçası, eski başkan zamanında başarılı bir turizm destinasyon pazarlaması örneği olarak konumlandırılan bu yerleşkenin çok farklı/ayırıcı bir özelliğini görmüyorum. Trabzon işi kazaziyeleri, telkarileri Mardin'de de Beypazarı'nda da bulabiliyorsunuz. Bu yüzden de gümüşlerin otantik, bulunmaz bir yanı var mı bilmem. Gıda maddelerinde tek fiyat uygulaması rekabette kaliteyi artırıyor diyebiliriz prensipte, ama annemin sarmaları, teyzemin tarhanası Beypazarı'nda yediklerimden iyi bence. Yani bu ürünlerde Beypazarı'nın simgesi olabilecek, oraya kadar gitmeye değecek bir lezzet, fark, gavurun dediği gibi "wow factor" yok. Havuç ürünlerinin hakkını yemeyelim yalnız. Meraklısı için membağı burası. Geleneksel evler derseniz, Safranbolu'da, Nallıhan'da, yurdumuzun pek çok yerinde var. Müzeler deseniz, yaşayan müze çok güzel bir konsept ve başarılı. ama Beypazarı Müzesi benim gördüğüm en yavan kent müzesi. O yüzden, Ankara dışından geliyor iseniz, ve hiç geleneksel mimari ögeler görmedim diyorsanız, ziyaret ediniz. Aksi halde, kişisel fikrim, vaktinizi başka keşiflerle değerlendiriniz.

Bitirirken, ait olduğuma inandığım günlerden bir ses duyalım.


Resimler yildiraylise.wordpress.com, wikiwand.com, wikimedia commons, ankara.bel.tr sitelerinden.

6 Aralık 2015 Pazar

Adana'nın yolları... taş falan değil

Bu konuya buradan geldik.

Yazıları o yöreye ait bir şeylerle açayım bence. evet. Adana'nınki şu olsun:



Kalabalık bir ekiple, kalabalık bir programla, kısacık zamanlarla seyahat etmenin cilvelerinden biri, gittiğiniz yerin tadını çıkaramıyor oluşunuz. Hani bir yeri doya doya gezersiniz, havasını içinize çeker, sokaklarını içinize sindirirsiniz ya, heh, koşa koşa seyahat ederken küçük şeyler gözden kaçıyor. Adana'yı en son 2000'lerin başında görmüştüm. Kısacık zamanda gördüklerim, çok değiştiği, çok büyüdüğü, sıcağından ve muazzam mutfağından hiç ödün vermediği.
Herkesin Adanalı bir arkadaşı vardır. Adanalıdan arkadaş olmaz gerçi, dost olur. Hayat dolu, neşeli, eğlenceli, yemeyi ve gezmeyi seven, gönlü bol, ağzı kalabalık. Adanalı ortak tanıdıklarımız da var, hadi yine iyisiniz. Fatih Terim, Devlet Bahçeli, Yılmaz Güney, Şener Şen, Yusuf Halaçoğlu, Muzaffer İzgü, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, müzikten yürüyeceksek Barış Manço, Yaşar, Ferdi Tayfur, Hakkı Bulut, Haluk Levent, Atilla Taş, Erol Büyükburç, Faruk Tınaz, Murat Göğebakan, Murat Kekilli, Ümit Besen. Daha eskilere gidelim, Karacaoğlan, Adile Onbaşı (Kara Fatma). Basından da varmış epey, Ayşe Arman, rahmetli Cenk Koray, Mesut Mertcan, Savaş Ay, futbolculardan da Hasan Şaş mesela.

Adana'ya ait, düşüncesi bile kilo aldırabilecek bazı sırlar biliyorum... Fellah köftesi, analı kızlı, aman yarabbi börek çorbası (yüksük de diyorlar), topalak, aşlama, şalgam, karakuş...

Neyse, uçağımız sabahtan. İnmeden önce biraz ders çalıştım, ekibi nereye götüreyim, dostları ne ara görebilirim, eve dönerken ne götüreyim diye. Toplantıdan sonra boşuz, dönüş ertesi sabah, otel sanayiye yakın, şehre uzak-yemeğin nerede yeneceği belli oldu. Sanayi bölgesindeki yeme-içme mekanlarının ünü malum, bu da diğerlerinden aşağı kalmıyordu. Servis, masaya serilen kağıt üzerine pat pat bırakılan köz biber, domates, soğan ve maydonoz, bakır kupada açık ayran, yemeğimiz elbette bol yağlı bol acılı Adana kebap. Yağlı etle aramız limoni, ama bol limon ve ayranın kapatamayacağı bir durum değil. Nitekim yemek çok başarılı, üstüne tamamlayıcı/cila niyetine içtiğimiz çay zaten benim için öğünün en önemli yeri. Seyhan kıyısında bir yürüyüşle taçlandırıyoruz Adana'daki koşturmacalı günümüzü. Çarşıya uğramadan geçilmez, yanımda Adana'nın cevizli sucuğu olmzsa eve giremeyebilirim.

İş-güç bitince, eski dostlara doğru gideyim diyorum. Benim bildiğim bir Turgut Özal Bulvarı var, bir de Mahfesığmaz. On beş yıl oldu tabii, şehir çok büyümüş, çok değişimiş. Epey dışa doğru açıldık, bir ara muhteşem yön duygumla kesin kaybolduğuma inandım, ama sonuç, el açması baklava, birbirinin cümlelerini tamamlayan dünya tatlısı bir sohbet, çocukluk arkadaşları ve onların çocukları. Evde gibi hissediyorum kendimi, o kadar zor ayrılıyorum ki...

Ertesi sabah, kürkçü dükkanı, ardından yeni hikayeler.

Emel Sayın'la bitirelim madem.




Çok gezene ne oluyordu?

Bir yıldır epeyce gezdim. Seyahat dilemişim gibi birilerinden, neredeyse koltuk yüzü görmeden gezdim. Hem gördüklerimi, düşündüklerimi, hem yediklerimi yazayım. Bunlara çoğunlukla başkalarının resimleri eşlik edecek, çünkü seyahatlerin bir yerinde benden akıllı olan telefonumdaki resimlerin tümünü seçip "taşı" diyeceğime "sil" dedim. Her şey için çok geçti evet.

Çok gezenin ayakları ağrır. Bir kısım atalarımıza göre çok okuyanda çok bilirler. Bana gelince, nereye gitsem diye düşünsem ilk seçenek olarak aklıma gelmeyecek bir sürü yere gittim. Oralara ve oralılara dair çok şey öğrendim. Yol arkadaşlarıma dair, kendime dair, ve planlamasından oteldeki yastık kılıfına kadar seyahat etmek işine dair.

Kısa kes...

Nerelerden bahsedeceğimi anlatayım. Alfabetik olsun. Hatta listeye daha önceki yazılardaki gezentilikleri de ekleyeyim tam olsun.

Buralarda:
Aydın-Kuşadası
Adana merkez
Çanakkale merkez
Elazığ-Harput
Erzincan-Kemaliye
Eskişehir merkez
İzmir merkez, Seferihisar ve Selçuk
Karabük - Safranbolu
Kars merkez
Malatya merkez ve Battalgazi
Mardin merkez
Şanlıurfa merkez ve Karaköprü
Trabzon merkez

Uzaklarda:
ABD - Las Vegas, Houston, Dallas, Fort Worth, Los Angeles, New Orleans, New York
Almanya - Düsseldorf, Köln, Müritz
Avustralya - Sydney, Melbourne
Avusturya - Grosses Walsertal
Birleşik Krallık - Londra, York, Manchester
Çin Halk Cumhuriyeti - Şanghay, Pekin, Qingdao, Xi'an, Hong Kong
Fransa - Alpes-de-haute-Provence, Paris
Hindistan - Bangalore
Hollanda - Amsterdam, Venlo
İtalya - Puglio, Alberobello
Kanada - Toronto, Niagara

Yazdıkça başlıklara link ekleyeyim, hep birlikte takip edelim, ne kadar tembellik edip yazmayı tavsatacağım bakalım.

Antalya'ya, kıymetlime, hayatımın orta yerine ayrı postalar ayıracağım.

Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı

Üç yıldır yazmamışım. Aklım nerelerdeydi bir bilseniz, bir hatırlasam hep beraber şaşarız. Önce son bir yıldan başlayayım, sonra geriye doğru hatırlayalım birlikte. Yazmayı özlemişim. Hadi bakalım...


Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)