22 Haziran 2012 Cuma

Böyle Olur Hindistan'ın Düğünü

Bu konuya buradan geldik.



Sonunda düğün gelip çatıyor, 19 Şubat. Hazırlıklar ve törenler günlerdir sürüyor. Ağırlama telaşı da öyle. Ağırlama derken, Türkiye'deki düğünler gibi sanmayın. Tamam, Türkiye'de de eşi-dostu eğlendirmek için yapılır bu aktivite, ama Hindistan'da "ağırlama telaşı" dediğim zaman, alınmasınlar diye hiç ama hiç kimsenin unutulmadığı, tüm akraba, arkadaş ve komşulardan oluşan 2500 küsur kişilik davetli listesinden bahsediyorum. Şehir dışından gelen herkesin konaklama masrafları da dahil. Boşuna dünya altın piyasasının gidişatını belirlemiyor bu aktiviteler yani...

Çiftimiz, sabah 5'te, tahtırevanla geliyor düğün alanına. Kocaman, birkaç futbol sahası büyüklüğünde bir alan var kentte, düğünler bu alandaki birkaç binada yapılıyor. Bizim düğün Maçka Parkı boyutlarında bir alanda. Konuklar, ellerinde valizlerle geliyor. Ana girişten salona kadar danslar, şarkılar eşliğinde salona giriyorlar. Salonun her yeri çiçekler, oyuncak bebekler, pirinç ve çiçek yapraklarıyla oluşturulmuş desenlerle süslü. Sahneye yakın olmayanlar için kocaman ekranlar yerleştirilmiş etrafa. Aynen Türkiye'deki gibi, kız tarafı-oğlan tarafı sohbetleri var, "sen kimlerdensin" eşliğinde. Bizim oğlan, bizim kızı biraz zor aldı, arada kast farkı vardı - bunun kıvancı da alınganlığı da annelerin üzerinde, çok net hissediliyor. Sahnede ise, artık çok yaşlandığı için bütün güne katılamayan din adamının, yerine gönderdiği oğlu var. Dualarla evlenen çifti ve ailelerini kutsuyor. Akış şöyle:

Dualar, kutsanma, arınma
Yemek
Yakındaki bir otelde kiralanan odalara gidiş ve üst değiştirme
Alana dönüş, yeni ayin/tören

Bu ritüel, dört kez tekrarlanıyor. Konukların neden valizlerle geldiği belli oluyor: bir düğünde dört kere kostüm değiştiriliyor. O kostümlerin şatafatını, o renklerin güzelliğini, ahengini anlatamam.


Yemek faslı ise başlı başına bir hikaye. Upuzun masalara yerleşiyoruz. Muz yaprakları demiştim ya? Heh, işte o muz yaprakları önümüze seriliyor, birer şişe de su veriliyor. Tabakları bekliyorum. Ben tabakları beklerken sudan ellerine döküp, ellerini muz yapraklarının üzerinde gezdiriyorlar. Hayretle izliyorum: o muz yaprakları amerikan servis falan değil, düpedüz tabak. "Yıksana tabağını" diyorlar. Ellerim mi daha kirli, ellerimi yıkamak için gittiğim toplam 2500 kişi tarafından kullanılan tek musluğun kenarındaki sabun mu, yoksa yapraklar mı bilemiyorum. En doğalının yaprakların üzerindeki kalıntılar olabileceğine karar veriyorum, zira diğer alternatifler dizanteri içerebilir. Sıra yemek servisine geliyor. 10-12 yaşından büyük olmayan çocuklar ellerinde plastik kovalar ve kepçelerle geliyor. Bunun çocuk işçiliği olup olmadığını merak ediyorum. Evet, öyleymiş - "ama çocukların ailelerini geçindirmeleri için başka seçenek yok" yanıtını alıyorum. Muz yapraklarının üzerine ellerindeki kovalardaki yiyeceklerden birer kepçe/birer adet bırakıp ilerliyorlar. Yaklaşık 25 çeşit yemek var gün içinde sunulan her bir öğünde. Tatlının yanında çılgınca acı, ekşi, kıvamına ve içeriğine göre ayrılmaksızın servis ediliyor. Bunda benim için kötü bir yan yok - evde de her şeyi birbirine karıştırıp erim, üstelik Hint yemeği dendi mi akan sular durur. Ama yol arkadaşımın çektiği acı yüzünden okunuyor. Acısına ortak olamıyorum, yediklerimin hepsi bir yıl boyunca 'bizim' mutfakta pişenlerden, ve bu tadları çok özlemişim.













Akşamın sonunda yorgun argın ama mutlu, otele dönüyoruz. Ertesi sabah, evime doğru yola çıkıyorum ve doğum günüm bitmeden, saat 23:30'da evin kapısını çalıyorum. Bir yol halini daha noktalıyorum, aklımda bir sonraki yol var.

Bangalore

Bu konuya buradan geldik.


Jack Kerouac, "arkamda hiçbir şey yok, bütün yollar gibi, her şey önümde uzanıyor" demiş yolda olmak üzerine. Daha güzel bir his tanıyan beri gelsin. 


Katar üzerinden Bangalore'a uçuyorum. Havaalanında karşılıyorlar, saat sabahın 4'ü. Bizimkilerin eviyle karşı karşıya olan bir otelde ayırttıkları odaya yerleşiyoruz. Eyvahlar olsun, oda bir yatak ve beton tabanlı bir banyodan ibaret, ve her ikisi de hiç temiz değil. Neyse ki yol arkadaşım benden daha akıllı davranıp yanında ipad getirmiş. Acilen bir başka otel bulup, kendimizi temiz çarşaflar ve temiz banyo ikilisinin medeniyetine atıyoruz. Ev sahiplerimi kırmaktan dolayı çok mahçubum, ama hatır için bile yapamayacaklarım var. Aklınızda bulunsun, yolunuz Bangalore'a düşerse, Ramada kalınabilir ve merkezi bir otel.





Bangalore ya da kendi adıyla Bengaluru, 1 milyar nüfuslu Hindistan'ın, Karnataka eyaletinin baş kenti. Hindistan'ın silikon vadisi olarak adlandırıyorlar bu kenti, ancak beklentileri bu anlamda yüksek tutmamakta fayda var. Bangalore'da turistik anlamda çok fazla imkan yok. Katı bir sınıf bilinci olan Hindistan'da orta sınıf, yeni bulunmuş özgürlüğünün, "eğitim alma ve çalışabilmenin" nimetlerinden faydalanıyor. Çoğu genç insan hem Hindistan kökenli şirketlerde, hem de uluslararası zincirlerde çalışıyor. Beyin göçü de azımsanmayacak boyutlarda. Ve kent inanılmaz derecede İstanbul'u, Şişli taraflarını hatırlatıyor bir şekilde: bir tarafta villalar ve rezidanslar, diğer tarafta çıplak çocukların koşturduğu, çöp tepecikleriyle kaplı sokaklar, tenekeden evler. Yürüyerek gezmek konusunda evin sakinleri de benim gibi düşünüyor - hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için en iyi yöntem. Ve tabii şaşırmak için de. Bir meyve satıcısı aldığımız meyveyi;  bir nevi hindistan cevizi, bize aşina olan kahverengi, sert ve küçük olan değil de, yeşil, daha sulu ve meyve kısmı kremamsı olanı; bize vermeden önce elindeki palayla birer kapak açıyor. Kenardaki pipetlerden birer taneyle elimize tutuşturuyor. Annemin   uyarıları kulaklarımda: "Sakııın sokkatan yemek yeme sakınn!", aşı da olamamışım zaten gelmeden. Gülümseyerek bir yudum çekiyorum. Çok ferahlatıcı, o sıcakta iyi geliyor. Suyu   bitince, aynı satıcıya veriyoruz "boşları". Ama kolumdan tutuyor ev sahibi, "bekle" diyor. Meğer daha bitmemiş, satıcı aynı palayla meyveyi ikiye bölüyor. Kabuğundan bir parça ile birlikte geri veriyor. Bu parçayı kaşık gibi kullanarak meyveyi de yiyoruz. Ardından, bir başka sokak satıcısından şeker kamışı suyu alıyoruz. Bulanık, açık sarı, üstü köpük köpük. İçmemek için her türlü nedenim var, işte bu yüzden içiyorum =) iyi ki de içmişim, düşündüğüm kadar tatlı değil, hafif baharatlı, serinletici.



Eve döndüğümüzde, en sevdiğim Hint yemeği karşılıyor: Dosa! Nasıl mutluyum =) Masaya yerleşiyoruz. Etrafa bakıyorum bir yandan, mobilyalara aşığım. Masif, oymalı, zarif, oturaklı. Evin içinde tapınak var, her evin bir tanrısı var ve bu tapınaklardaki sunaklarda her gün tanrılarına adaklar (meyveler ve çiçekler) sunuyorlar, tütsü yakıyorlar ve dua ediyorlar. Kimsenin gözüne sokmadan, sokaklara taşmadan, reklama girmeden. Çok sade, çok samimi.


Servis başlıyor. Arkadaşımın büyük annesi olduğunu tahmin ettiğim, çok yaşlı biri yapıyor servisi. Yardım etmek için kalkıyorum - yine kolumu tutuyor, bu sefer "otursana" diyor, "ne yapıyorsun?" Kabalık ettiğimi düşünerek utanıyorum ve oturuyorum. Ne de olsa başka bir kültür, sorsa mıydım kalkmadan? "Afedersin" diyorum, "büyük anneye yardım etmek istemiştim". Yanıt hem şaşırtıyor, hem üzüyor, hem de kızıyorum, ama yine başka kültür, başka hayatlar diyerek susuyorum : "büyük annem değil o, hizmetçimiz".


Öğleden sonra, şehri gezmek için çıkıyoruz. Riksha denen taksilerle Lal Bagh denen botanik bahçesine gideceğiz. Önceden uyarıldık: çok sıkı pazarlık yapmak gerekiyor, yapıyoruz 70 rupiye götürürüm diyor. 53 rupi yaklaşık iki buçuk lira. Mesafe uzun olduğundan, fiyat makul. Yolda, ellerimiz yüzümüzde "eyvaahh!" diyerek gidiyoruz. İnsanlar, arabalar, inekler, kim bilir kaç kaza atlatıyoruz. Lal Bagh, gördüğüm en ilginç düzenlenmiş botanik bahçesi. Bitkiler saksılarla etrafta kümelenmiş. Bir ay önce biten çiçek festivalinden arta kalan Dönüşte, bir başka riksha bizi eve bırakıyor. 300 rupi ile başlayan pazarlık, 100 rupiye iniyor. Varışta, araçtan inip verdiğim 100 rupinin üzerini istiyorum. "İngilizce bilmiyorum" diyerek gaza basıp gidiyor.


Yemek yemek için epey dolaşıyoruz, yemek konusunda ben mutluluktan dört köşeyken yol arkadaşım aç kalıyor çünkü her şey Hint mutfağına uyarlanmış, Hindu damak tadına göre ince ayar görmüş. Kentucy'nin burgerleri, Pizza Hut'ın pizzaları, bütün zincirler buralı. Neyse ki Hard Rock Cafe aslına sadık kalmış. 






Sonraki gün, çarşıya gidiyoruz: çoğu kentteki gibi rengarenk, canlı, hareketli, gürültülü, yaşayan bir alan. Çoğu kentte olmadığı kadar kalabalık ve eklektik. Ne ararsak var, üstelik aramayı düşünmeyeceğimiz yerlerde. Meyve tezgahlarında çorap ve bilezik, karanlık ve tuhaf pasajlarda adını bilmediğimiz nebat, çanak-çömlek, komik paralara küçük elektronik eşyalar, ve bütün kadınların saçında ve baktığımız her yerde güzel kokulu, taze çiçekler. En çok da tapınaklarda - kentin en temiz, en bakımlı yerleri tapınaklar. Herkese açıklar. Tek koşul, içeri girerken ayakkabıları çıkarmak. İçeride, herkes eşit. Ne bir eksik, ne bir fazla. Cinsiyetinden ya da giysilerinden dolayı kimse sınırlanmıyor, kapıda kalmıyor. Tanrılarıyla istedikleri gibi konuşmakta özgürler. Ve burada da her yerde olduğu gibi rengarenkler. Resimler, tanrı heykelleri, çanlar, mumlar, tütsüler, çiçekler...


Çarşının içinde bir de kilise var - onu da kendilerine benzetmişler, yanıp sönen ışıkların içinde, cam kutulardaki ikonaların ve sıraların etrafı rengarenk çiçekler ve neonlarla bezeli. Tapınaklarda kendi tanrı figürlerine dokunarak ibadet ediyorlar, bu kilisede ise sembollere dokunmak o kadar hoş karşılanmıyor olsa gerek, araya mesafe koymak için de camdan muhafazaların içinde Meryem Ana. Kiliseye çıkan sokaklarda dini figürlerin LED ışıklı tabloları satılıyor. Az ilerde muz yaprakları satılıyor - bunların işlevini tahmin bile edemezsiniz, bir sonraki yazıyı bekleyin =)



 











Alış-veriş kısmı çok keyifli. Bangle denen metal ve cam bilezikler, hint kınası, halhallar, alın yahut buruna yapıştırılan ve kelime anlamı 'damla' olan bindiler alıyoruz. Ve tabii çıfıt çarşısı adını hak eden dükkanlardan tütsülükler, asma kilitler, fenerler, çanlar, iyi şans figürleri, yelpazeler... Türkiye'ye ulaşmamış pek fazla şey yok alınacak. Ama kumaşlar, ah o kumaşlar... Fabindia denen harika yere gidiyoruz. Perdeler, masa ve yatak örtüleri, sariler arasında kayboluyoruz. Yorgun argın otele dönüş, ertesi gün düğün!



Not: Bu vesileyle, Hindistan'a gideceklere birkaç küçük tavsiye vermek isterim.


- Açık fikirli olun. önyargısız gidin. Pisler, ilkeller, şu bu diyen gudik zihniyeti duymayın. Son derece iyi niyetli, naif, dürüst insanlar. İ.Ö. 3000'e dayanan bir kültür. Dikkat çekici mimari, rengarenk bir tevekkül, harika yemekler. Gözü kapalı bir ömür yerleşmeye gitmiyorsanız, çekinecek, endişelenecek bir şey yok. Yaşanmışlık hanenize bir artı eklersiniz.


- Seyahati planlamaya 6 ay önceden başlayın. Bulunduğunuz ildeki seyahat sağlığı birimlerine başvurup olmanız gereken aşıları öğrenin, çünkü örneğin hepatit kürü 6 aya yayılıyor. Bu süreden daha geç başvurursanız, benim gibi aşı olmadan gitmek zorunda kalıyorsunuz. Hindistan gezisine muhalif aile ve arkadaşlar da "dizanteri olursuun" paniğini siz dönene kadar sürdürüyor. 


- Qatar havayolları ile uçtum. Valizimde kırılabilecek ne varsa kırıldı. Bu tür durumlarda, hemen havaalanındaki kayıp eşya bürosuna gidip tutanak tutturmak gerekiyormuş. Ben çok geç öğrendim, aklınızda bulunsun.


- Qatar'da aktarma için 7 saatten fazla bekleyecekseniz, Türk pasaportlu yolcular 50 dolar karşılığında vize alıp ülkeye girebiliyor. 7 saat ve altı için, havaalanında uzun bir bekleme süresine hazır olun.


- Konaklayacağınız yeri kendiniz seçiyorsanız, mutlaka çeşitli web sitelerindeki yorumları okuyun. Özellikle hijyen ve konfora dair çekinceleriniz varsa, çok kişi tarafından olumlu yorum almış yerleri tercih edin.


- Konaklayacağınız yeri, benim durumumda olduğu gibi ev sahibiniz seçiyorsa, ve check-in yaptığınızda standartların size uymadığını fark ederseniz, acilen oda, gerekirse otel değiştirmek için girişimde bulunun. Zira talepleriniz, örneğin odanın temizlenmesi, çarşafların değişmesi, temiz havlu, vb; sonuca ulaşmayabilir. En acil ve ortalama çözüm olarak, her şehirde olduğu gibi bir Ramada günü kurtaracaktır.


- "Baharatlı yemem, Hint yemeklerini sevmem, ıyy bu bardak pis" insanlarındansanız, yanınızda bol bol konserve ile gidin. Seyahat uzun sürecekse, gitmeyin. Bu kadar net. Çünkü McDonald's, Kentucky, Pizza Hut gibi son derece standart zincirlerde bile soslar, baharatlar bir şekilde menülere sızmış durumda. Vejetaryen seçenekler de her yerde mevcut tabii ki, ancak lezzetler Türkiye damak tadından birkaç tık farklı. Benim hiçbir şikayetim yok elbette, ancak yol arkadaşım bir hafta aç kaldı ve bundan hoşlandığını söyleyemem =) Zaten, dünyanın o kadar güneyine inmişken, her şeyiyle tadını çıkarın. Mızmızlanmayın, sinir etmeyin.

Bangalore'a Doğru




Şubat ayı tatilini anlatmak uzun sürecek, Mart'ı öne alayım demiştim. Artık Şubat'ı anlatabilirim.



"Dünya bir gaz ve toz bulutuydu" kadar erkene gitmeyeceğiz, hayır. ama biraz daha geriden başlayacağız. 2008-2009 arasında, hatırlanmaya değer koca bir yılı beraber geçirdiğim insanların bir kısmından bahsedeceğim size.


2008 Eylül'ünde, Manchester'in en tatlı çiftinin, Manchester'in en huzurlu yerindeki evinden, okula uzak olduğu için ayrıldım. Evet, o zaman da tembeldim =) Yurttaki odama yerleştim - bu odayı bayıla bayıla seçmiştim, çünkü odayı gezerken şöyle bir bakmış, ortak salonda Tabu, rengarenk bardaklar falan görünce "eğlencee!" diye düşünmüştüm. Eğlenceliydi, doğru. Eşyaları yerleştirip mutfağa geçtiğimde, tezgaha koyduğum elim olduğu yere yapışınca fark ettim ki, oda aynı zamanda dağınıktı, epeyce de kirliydi. Önce şöyle detaylı bir temizliğe girişmeyi düşündüm. Hemen vazgeçtim - hep ben mi temizleyecektim canım? Sonra küçük notlar yazmayı düşündüm, "etrafı temiz tutun" diye. Bu fikirden daha çabuk vazgeçtim, ilk günden "kıl" insan olmamalıydım. Etrafı temizleyip küçük notlar bırakmaya karar verdim...


...iki hafta sonra bir akşam üzeri. Ortak salonda sekiz kişiyiz. Chai (bu nektarın tarifini ayrıca vereceğim) yapmışız, kahkahalarla sabah derslerinde olanları konuşuyoruz. Tezgahın üzeri silme bulaşık dolu. Yazdığım notların üzerine kim bilir neler sıçramış, yazılar akmış. Hiiç umurumda değil. İşte bir grup Hindu tarafından bir nevi evlat edinilişim böyle başladı.


Sonraki aylar da aynı huzur, mutluluk ve bittabii dağınıklıkla  geçti. Bizim mutfak, senenin başlangıcında ortak mutfak olarak belirlenmiş, o yüzden de bizim binada yaşayan dört daire, mutfak alışverişini hep birlikte yaptık, yemekler bizde pişti, hep birlikte yendi. Hayatımda tanıdığım en sakin, en mütevazı, en dürüst, en hesapsız insanlarla geçirdiğim bu zamanın yerine herhangi bir şey koyabilir miyim, bilmem.













Şubat ayında, işte bu aileden biri evlendi, bana da Bangalore yolları göründü.

18 Haziran 2012 Pazartesi

New Orleans






Hani ben her şehirden bir ev seçerim ya kendime, burada yaşasam bu evde oturmak isterdim diye? Heh, daha geniş bakalım, ABD'de yaşasam New Orleans açık ara yaşamak isteyeceğim yer olurdu.

 ABD'nin güneydoğu kıyısında, Louisiana eyaletinin en büyük kenti. Kentin havalimanı tarafındaki girişinde stadyum ve hemen sonrasında kentin eteklerindeki gettolar karşılıyor sizi. Otobüste etrafıma bakınca anlıyorum Katrina sonrası durumun vehametini - ya da belki ben gördüğüm yoksulluk, bezginlik ve öfkeli yüzleri kasırganın geride bıraktılarına bağlıyorum. Belki de normal bu hali. Yine de, içerilere girdikçe güzelleşiyor hayat. Hava sıcak, Mississippi'den dolayı epey nemli, insanlar iç kısımlarda her şeye rağmen güler yüzlü, güneş parlak, baktığımız her yer rengarenk, ve evet, yemekler nefis. Kentin sembolü, Da Vinci Şifresi ile çok daha popüler olan zambak, yani fleur de lis. Tabelalarda, peçetelerde, kapılarda, giysilerde, her yerde zambak ve NOLA (New Orleans, Louisiana) gözümüze çarpıyor. Takma adı, "big easy".


Fransızlar ve İspanyollar burada epeyce zaman geçirmiş. XIV. Louis kente adını vermiş, Napoleon da 1803'te satmış. Yine de Fransa bir marka olarak en güzel yerde kalmış : kalbi French Quarter denen yerde atıyor, binaların muhteşem güzellikteki ferforje işleri de French Lace (Fransız Danteli) olarak anılıyor. Sakinleri, Tulane öğrencileri hariç, Creole. Bu kelime, kolonileşme döneminde Avrupa'dan, ağırlıklı olarak Fransa ve İspanya'dan gelenlerin ve Afrikadan getirilip buraya yerleşenlerin burada doğan nesillerine verilen isim. Mutfaklarına ve dillerine de aynı isim veriliyor. Dilleri pek anlaşılır değilse de, yemekleri çok iyi. Uzun uzun anlatmayacağım, gumbo denen şeyi tadarsanız, beni anlarsınız. New Orleans'da, daha doğrusu güney Louisiana'da yaşayan yine Fransa-Kanada kökenli bir grup da Cajun'lar. Cajun mutfağı ise Creole mutfağına çok benziyor, ancak yağ konusunda daha cömert. Bu mutfaktan da jambalaya denemenizi öneririm.





 Kente geldiniz, otelinize yerleştiniz. Lobiden bir harita istediniz, ve kendinizi sokağa attınız. Hava aydınlıksa ve çok tenha değilse, mutlaka ara sokaklarda dolaşarak French Quarter'a çıkın. Kendinizi ara sokaklarda karşınıza çıkacak küçük sürprizlerden mahrum etmeyin. Quarter'a ulaştığınızda, Canal Street'i bulun ve aklınıza kazıyın. Bütün sokaklar buraya çıkacak. Bourbon Street'i de gözünüzde fazla büyütmeyin. Tabelası bile harap durumda, pek o New Orleans Jazz mabedi hali yok. Ama hayal kırıklığı mı? Kesinlikle hayır. Onlarca küçük harika ve sürprizli sokak var.


New Orleans Jazz demişken, 1920'lerde bu kentin cazın doğuşuna tanıklık ettiğini, müzik dünyasına Louis Armstrong gibi bir hediye verdiğini, Duke Ellington'ı büyüttüğünü söylemeden geçmeyeyim. St. Patrick's Day'e bir gün kala, Mardi Gras'ya bir ay sonra gittiğimiz için festival havasını yaşayamadık, ama bir gün mutlaka. Caz buralarda iz bırakıp Chicago ve New York'a yol alalı çok olmuş, ama burada öyle bir şey var ki, başka bir müzik dinlemek kabalık değilse de haksızlık gibi. Sakinleri de hakkını veriyor zaten.


Sokaklara daldıkça müziklerini sizinle paylaşan müzisyenler, ya da küçük orkestralar, falcılar, barlar, turistler, çeşmeler, çiçekler, rengarenk kapılar, pencereler, avlular, antikacılar...ve bir de köpekler - hiçbir şehirde görmediğim kadar çok köpek var, ve herkes onlara bayılıyor gibi. Her köşe başı, benim gibi bir kapı-pencere-avlu delisi için çok şey vadeden harika sokaklara ulaşıyor. İlk akşam, kuzenin bir arkadaşıyla buluşuyoruz. Her Çarşamba günü parkta toplanan kalabalığa karışıyoruz. Orkestralar geliyor, çocuğunu, bisikletini, kaykayını kapan, kravatını cebine koyan herkes gelmiş. Müzik güzel, hava güzel, sohbet güzel, yemekler güzel. Başka ne isteyebilirim ki? Deniz ürünü sevmem demiştim ya, istisnalar kaideyi bozmaz, burada yediğim istiridye ÇOK iyi. Ancak hava kararınca, benim gibi birinin pek de iyi bir seyahat arkadaşı olmayabileceği ortaya çıkıyor. Eğer geceleri de hayatın geri kalanından sayıp uykuyu hayattan çalmak gibi görenlerdenseniz, saat 22.00 itibariyle uykusu gelen, yüzü düşen, algısı zayıflayan biriyle New Orleans'a gitmeyin. Benden söylemesi. 





Gidecek olanlara not, 2013'teki caz festivali, 26 nisan-5 Mayıs 2013'te...

Bu seyahatin önceki etapları için buradan buyrun:
Fort Worth
Los Angeles
Başlangıç

17 Haziran 2012 Pazar

Fort Worth

Los Angeles sonrası, bir başka kuzene doğru yola çıkıyoruz. Hava alanındaki görevliye çok içerliyorum, Türk pasaportu taşıdığım için pasaportu uzun uzun inceliyor. "Vize sayfasını göstereyim mi?" diye soruyorum, neredeyse uçağı kaçıracağız. "Vize aramıyorum" diye tersliyor. "Vizeden başka her şeye bakıyorum". Sinirden çıldırmak üzereyim, ama derin hislerimi kendime saklıyorum. Neyse ki uçuş kısa sürüyor.


Texas eyaletindeyiz. ABD'nin büyüklük sıralamasında on yedinci kentine, Fort Worth'de. Ev sahiplerimizin sakinliği, huzuru ve mutluluğu bize de sirayet ediyor. Harika birkaç gün geçiriyoruz. Bazılarımız pek memnun olmasa da, botanik bahçesini de ihmal etmiyoruz =)


Bu sefer de Houston'da yaşayan 20 yıllık arkadaşım O.C. ve ailesi ile buluşuyoruz, Stockyard'a, geçmişte büyük sürülerin geçişinin canlandırıldığı "cow parade"i izlemeye gidiyoruz. Longhorn denen canlıların iki boynuzu arasındaki mesafe neredeyse iki metre!


Bir sonraki durak Dallas, bayıldım bu kente. Benim bir yeri sevmem için gereken pek çok koşulu sağlıyor - sakinlik, güzel kahve, büyük bir kitapçı, güler yüzlü insanlar. JFK anıtını ve vurulduğu yeri de ziyaret ediyoruz.
 



Her güzel şey gibi bu ziyaretin de sonu geliyor, yola koyuluyoruz. İstikamet güney, epey güney: New Orleans.

Melekler Şehri




Hayır, daha klişe bir başlık bulamadım =)
Dosya:Seal of Los Angeles, California.svg



Sadede gelirsek, Ocak ayında planlamaya başladığım tatil silsilesi, Şubat ayı ortasında başladı. Bir heves, bir heyecan - tatilin en çok yol kısmını sevdiğimi söylemiş miydim?-. Yollara düşeceğim, pürtelaş haller. Ama önce, Mart ayından başlıyorum, zira Şubat ayındaki tatili anlatmak epey uzun sürecek...

Kuzenlerin tümünün bu satırları okuma olasılığından dolayı ayrım yapmıyor gibi görüneceğim - ama önce Los Angeles'a gidilecek, sevilen kuzen sıralamasında en üstlerde yer alan, fellow wizard O.E. görülecek. Planladığımız üzere, Los Angeles, Fort Worth ve New Orleans gezilecek. 

Havaalanına ulaşana kadar yine içim sıkılıyor, kalabalıkların içinden çıksam, koltuğuma yerleşsem, kulaklıkları  takıp filmimi izlesem. Yol boyu dört film izliyorum. Uçaktan indiğimde hava kararmış, Los Angeles'ta akşam saatleri. Otobandan şehir ışıklarını izleyerek eve geliyoruz.

Angeles yazılır, Anheles okunur

Los Angeles, "Melekler" demek. ABD'deki en zengin eyaletin, Arnold'un Kaliforniya'sının en büyük kenti, ABD'de ikinci sırada. Çok duyduğumuz Orange County, Hollywood, Beverly Hills ile komşu, aynı eyalette yer alıyor. Toplu taşıma pek yaygın değil, yürüyen insan da pek yok - bakkala bile arabayla gitmek kavramının kökeni burası olmalı. Güney komşudan, Meksika'dan gelmiş olan çok sayıda, gerçekten çok sayıda insan var. Küçük ve/veya ağır işlerle uğraşıyorlar. kentin geri kalanının çalıştığını pek sanmıyorum, zira günün her saati alış veriş merkezleri ve plajlar mutlu, sağlıklı, bakımlı ve güzel insanlarla dolu. Bir süre sıra bekliyoruz küçük bir restoranın önünde. Ne var bu kadar güzel bilmiyorum ama O.'a güveniyorum. Vee, king crab legs denen muazzam şeye iki elimle dalıyorum, üçüncüsü olsa onu da kullanırım. Tanıyanlar, su ürünleriyle aram olmadığını, restoran önünde sıra beklemeyeceğimi ve ASLA elimle yemediğimi bilir. O yüzden bu önemli bir ölçüt bence. Yine olsa, yine yaparım =)


Birkaç harika plajı var. Venice beach denen harika yerde, çok keyifli gösteriler, ressamlar, sörfçüler, kitapların içine kitap hakkındaki fikirlerini yazan dünya tatlısı kitapçılar, heykeltraşlar ve çok renkli deliler var; doktorunuz da cannabis öneriyor, "gerekirse" reçete yazıyor. Plajın hemen arkasındaki kanallar ve evleri tarif edecek söz bulamıyorum. Aşağıda birkaç küçük örnek verdim.

















İlk iki günümüz kentin posh ve hip plajlarını gezerek geçiyor. Hollywood? Tabii ki =) Hatta USF'de sinema bölümüne de uğrayıp iki efsanenin kendi adlarına yaptırdıkları binaları da görüyoruz: George Lucas ve Steven Spielberg. 













Son gün ise bir şekilde EBG gibi hastanede karışmış kardeşlerimden biri olduğuna yürekten inandığım L.P. ile buluşuyoruz. Portland'dan iş gezisi için gelmiş. Santa Monica'ya, Route 66'nın bittiği yere gidiyoruz hep birlikte. Keyfime diyecek yok. İkimiz bir araya gelince farmers market kaçınılmaz. Çikolatalı da dahil olmak üzere yirmi küsur çeşit ev yapımı makarna içinden limon otu-sarmısak çeşnili olanı seçiyoruz. Ve, bittabii cheesecake factory'e uğramadan geçmiyoruz, rahat olun =)




Yorgun argın eve dönüyoruz, ertesi gün sonraki durağa hareket var, Texas.





Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)