24 Aralık 2011 Cumartesi

May your dog talk, Cicely

Hep söylüyorum - dünyanın gelmiş geçmiş en iyi dizilerinden biri, Kuzeyde Bir Yer. Hayatımdaki yeri önemli, tanıdığım en iyi insanları da bu sayede tanıdım zaten. Bu başka bir hikayeye kalsın. Bugün, bu diziden bir parça taşıyan bir e-posta aldım. Bunu başkaları da izlemeli diye düşündüm. İçindeki iyi dilekten hepimizin payına biraz düşsün. Tadını çıkarın.


4 Aralık 2011 Pazar

Ahşap İşlemeciliği

Vaktim bol bu ara. Bu yazının taslağını oluşturalı epey olmuş, ama ahşap oymacılığı konusu ilgimi çekiyor. Sizlere girizgah niyetine, kendime de not. 


Oymacılık, geleneksel bir Türk sanatı. Bir internet sitesinde şöyle anlatılıyor:

"- eserlerinin en güzel örneklerini, mihraplar, mimberler, kaide ve sütunlar, lahitler, sanduklar, üslü parmaklıklar, tahtlar, saltanat kadırgalarının köşkleri, tavanlar, çekmeceler, mobilya ve dekorasyon gibi zengin bir çeşitlilikte kendini göstermektedir.
- türk oymacılık sanatının yalnız tahtaya işlendiği dönemlerde de sanatın bütün inceliği kabartma oymacılık üzerinde toplanmıştır.
- kabartma oymacılığı çok güzel kullanılan selçuklular, ayetler ve hadisler, çiçek kabartmalarıyla; bezenmiş çok güzel eserler vermişlerdir.
- bütün sanat dallarında olduğu gibi oymacılıkta da hep aynı üslupla çalışılmamıştır.
- xv. ve xvi. yüzyıllardan itibaren fildişi, abanoz, bağa vb. gibi yeni malzemelerden yararlanılarak başka örnekler yaratılmıştır."

18 Kasım 2011 Cuma

Forever Young

Forever Young filmini izledim dün. Yine. Alphaville'in Forever Young şarkısı geldi aklıma sonra. Sözlerini hiç doğru dürüst dinlememiş olduğumu fark ettim. Ne güzelmiş.


...some are like water, some are like the heat 
some are a melody and some are the beat 
sooner or later they all will be gone 
why don't they stay young 
it's so hard to get old without a cause 
i don't want to perish like a fading horse 
youth is like diamonds in the sun 
and dimonds are forever 
so many adventures couldn't happen today 
so many songs we forgot to play 
so many dreams are swinging out of the blue 
we let them come true 






Ve tabii Queen'den cevap gibi şarkı: Who Wants to Live Forever? Siz ister miydiniz? Ve sonsuza kadar yaşamayanlar, sonsuza kadar genç değil midir ki zaten?

do you really want to live forever?
forever young


What is this thing that builds our dreams yet slips away from us?
Forever is our today
Who wants to live forever?


29 Ekim 2011 Cumartesi

Her güne yeni bir keşif...

Adı Irfan bu grubun. 2001'de kurulmuş. Tınıları mistik - Orta Doğulu, Kuzey Afrikalı, Balkan. Yaptıkları müzik "Bulgar folk müziği" olarak tanımlansa da bundan çok daha fazlası bence. Tadını çıkarın...

28 Ekim 2011 Cuma

Kağıttan öyküler



Adı Béatrice CoronÇobanlık, tır şoförlüğü, fabrika işçiliği yapmış. Meksika'dan Mısır'a, Tayvan'dan New York'a, Çin, Tibet ve Orta Asya'ya uzanan bir öykü onunki. Ana dili Fransızca, ama yaşadığı yerlerin de dillerini öğrenmiş. 40 yaşında karar vermiş sanatını konuşturmaya. Ucuz ve hafif olduğu için kağıdı seçmiş. Öyküler biriktirmiş, kağıttan öyküler anlatıyor. Bir de dil oyunları oynuyor. Demiştim ya, ben bir kağıt, bir kurbağa, bir de uçak yapabiliyorum kağıttan. İnsanlar akıllarında ne var ne yoksa, şekilden şekle sokup bin türlü yolla aktarıyor, paylaşıyor. Neyse, bana da gördüklerimi paylaşmak düşüyor. bir nevi kendi kendine edinilmiş misyon. Neyse.


26 Ekim 2011 Çarşamba

#BirgunSenDusersenBenDeSeniKaldiracagim

Twitter'da TT oldu bu sözler bugün. Ölen kim olursa olsun, insanlar ölürken "oh olsun" diyenin insanlığından umudu kesmişken; doğal afet sonrası, ölen kim olursa olsun, insanlar ölürken, "cezadır" diyenin insanlığından umudu kesmişken, hiç iyi bir şey olmayacak mı, hep böyle karanlık, hep böyle öfkeli, hep böyle acı dille mi derken... kimin uzattığı belli olmayan, güzelliği de buradan gelen bir el uzanınca, küçücük de olsa bir ışık yakınca aydınlanıveriyor kasvetle kararan gün. O hep sözü edilen "insanlığın ölüşü"ne daha var demek ki, daha var.

 

20 Ekim 2011 Perşembe

Sometimes a lie is the best thing

Bazen yüreğim olan biteni kaldırmadığında, aynı şarkıyı arka arkaya dinlerim. Bütün gün. Benim yerime konuşur.






There is fiction in the space between
The lines on your page of memories
Write it down but it doesn't mean
You're not just telling stories

There is fiction in the space between
You and reality
You will do and say anything
To make your everyday life
Seem less mundane
There is fiction in the space between
You and me

There's a science fiction in the space between
You and me
A fabrication of a grand scheme
Where I am the scary monster
I eat the city and as I leave the scene
In my spaceship I am laughing
In your remembrance of your bad dream
There's no one but you standing

Leave the pity and the blame
For the ones who do not speak
You write the words to get respect and compassion
And for posterity
You write the words and make believe
There is truth in the space between

There is fiction in the space between
You and everybody
Give us all what we need
Give us one more sad sordid story
But in the fiction of the space between
Sometimes a lie is the best thing
Sometimes a lie is the best thing

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Starımız bir gün Somali'ye gider...

Olaylar gelişir.

Somali'ye giden heyetteki insanların ilkokul çocuğu kıvamındaki "bu insanlar için neler hissetmemiz gerektiğini gördük, onlar için çabalamamız gerektiğini gördük" yorumları için alkış istiyorum. Ayyh çok şekerler, maşallah. Bir de kendilerini, belli ki Bebek-Etiler ekseninden çıkmayan nazik ayaklarını azıcık yorup, bir benzeri ancak Brezilya'da görülen Şişli sokaklarındaki gökdelenli teneke barakalı sosyoekonomik uçurumu görmeye, Dolapdere'ye, Zeytinköy'e, yolsuz-telefonsuz Karadeniz köylerine, ailesi süt parası bulamadığı için ölen iki aylık bebeklerle ilgilenmeye davet ediyorum. Yetkililerden birinin ise "Türkiye'nin burada açılacak ihalelere girmesi lazım, Arap şeyhlerinin buralara yatırım yapması lazım, batılı ülkelere bırakmamak lazım" şeklindeki açıklamasını ise ağzım on karış açık dinledim, pes diyorum. Yetkilinin adını, görev ünvanını bilmem ama bu beyanat muhtelif dillere çevrilip yabancı basında yer aldığında Türkiye'nin alacağı tepkileri merak ediyorum. Çocukluğumdan beri her beş senede bir nedense sadece Somali'nin belli kesimlerinde boy gösteriveren açlığa ve bir anda deus-ex-machina haşmetiyle ufukta beliren, ortalığı yardım cennetine çeviren, açlığa gündelik çözümler üreten ama ortadan bir türlü kaldıramayan, dünyanın geri kalanına kör bakan kitleye ise söyleyecek söz bulamıyorum.


18 Ağustos 2011 Perşembe

Uyku, biraz uyku...


Uyku. Dinlenme, tazelenme. Güneş uyurken zihni de nadasa bırakma. Ama zihin uyumuyor ki. REM uykusu demişler, kepenkler kapalı ama gözler bile uyumuyor. O zaman uykuya yattığımızda uyuyan nedir, kimdir?

Hab. Uyku. Rüya. Kendine göre bir alem, âlem-i hâb. Uyuyanlar alemi.

Uyku. Canlının en savunmasız olduğu hal. Yüzünün en sakin göründüğü. Olan bitenden en bihaber olduğu. Yarı ölüm hali.

Uyku, ölümle kardeştir. Thanatos ve Hypnos, karanlık ve gecenin çocuklarıdır, Erebos ile Nyx'in. Hypnos'un başının tek tarafındaki kanat bundandır, Thanatos uykuya fazlaca kapılanları alıp gider, ama Hypnos tek kanadıyla sadece âlem-i hâb'a taşıyabilir. Hypnos'un oğlu Morpheus bekler kapıda, rüyalarda görülen suretler Morpheus'un armağanıdır. Acı çekenlere de dermandır Morpheus.

Thanatos ve Hypnos resmedilirken, uykuda iki kardeş olarak görülürler. Dedim ya, uyku ölümle kardeştir, en çok uyurken ölmeye yaklaşılır da, tek kanada takılırsanız REM uykulu rüyalara, çiftse o kanatlar, uyanmamaya. Bu yüzden uyuyan iki çocuğun yüz ifadesi birbirini andırır, uyur gibidir. Annelerinin onları doğurduğu ve büyüttüğü mağaranın girişinde hoş kokulu otlar vardır, bir de akan su. Bu otların rayihası  (aromatik, son moda adı) ve suyun sesi, rahatlatıcıdır. O yüzden, huzur bulmak isteyenlerin de uğrağıdır. Hypnos, uykuya uğurlarken göz kapaklarına bu otların özünden sürer ki, Morpheus güzel rüyalar göstersin gözlere. İşte bu otların rahatlatıcı, dinginlik verici kokusu tütsü olarak resmedilir, Hypnos ise ellerinde taze çiçeklerle. Uyku tazelenmektir, dedim ya... Pre-Raphaelite'lerden Waterhouse da öyle betimlemiş onları, aynı uykuda gibi görünenlerden yine uyanacak olanın elinde çiçekler. Cennet inancı yerleşene kadar Thanatos betimlemeleri ürkütücü, çirkinken sonrasında genç ve masum bir görünüm alır. 

Şu pre-Raphaelite'lere de bir bakın aklınızdayken. Bir çağın kapanışını, yeni bir çağın bütün haşmeti ile üzerlerine çöküşünü şaşkınlıkla karşılayışlarını, öfkelerini, beklentilerini görün. Yeni olanın iyi olanı getirmesinin ne kadar zaman aldığını da düşünün sonra. Onların denk geldiği sanayi devrimi mesela... İlk basit dokuma makinesinden, bugün neredeyse insansız işleyebilen entegre tesislere ulaşırken yolda neler geçirdik mesela. Neyse, başka yazılara.

Mutlu geceler, iyi uykular...

16 Ağustos 2011 Salı

LEGO

Çocukluğunda LEGO® ile bir şeyler inşa etmeyen var mı? *


Technic setleriyle büyüdüm ben, pneumatic sistemdi, açılır-kapanır kapılar falan, çok havalıydı. Dün aklıma düştü, araştırayım dedim.


İşe saha çalışmasıyla başladım-komşu çocukları ve arkadaşlarımla. Yaşı kemale ermiş arkadaşlarım ve ben, çocukluğumuzda bırakmışız. Çocuk kalmayı seçen mutlu azınlığın evlerinde hala duruyor LEGO, ara sıra da kıymetli yerinden indirilip oynanıyor. Komşu çocukları konudan bihaber gibi. Ayrıca artık internetten de oynanıyormuş, şöyle bir şeymiş, mertlik bozan cinsten. Bazı şeylere ekrandan bakmak yerine dokunmak gerektiğini düşünüyorum, resim yapmak için boyalara mesela, LEGO yapmak için de LEGO'ya.


Neyse, konunun geçmişine baktığımızda bu oyunun (sistemli oyun kurduran oyuncağın) Danimarka - Billund'daki Lego Group şirketi tarafından 1940'larda tasarlandığını öğreniyoruz. Bu oyun o kadar popüle roluyor ki, tüm dünyaya yayılıyor ve bir altkültür yaratıyor, temalı setlerden LEGO Starwars filmlerine, yarışmalardan dört adet temalı parka kadar yayılıyor. Çocuklar için 1969 itibariyle piyasaya sürülen modellerine Duplo adı verilen sistemin kent kurma, robotik, uzay, ortaçağ, korsan, Harry Potter, Batman, Winnie the Pooh, Spongebob Squarepants ve Ağustos'ta piyasaya sürülen ve roleplay meraklılarına hitap eden HEROICA gibi onlarca teması da bulunuyor. 



Hatta bu oyunun yapıtaşlarının bir standardı bile var.



İnsanoğlunun hayal gücü ve yaratıcılığı LEGO'yu başka alanlarda da kullanmış, dünyanın en kapsamlı resimli incili de LEGO marifetiyle hazırlanmış, Amazon'dan ön sipariş alıyor...


Bir de, Nathan Sawaya gibi dehalar var tabii.




Eh, şimdi tozlu kutuların kapağını açıp tuğlaları üst üste koyma zamanı, kolay gelsin...





* Böyle sorulara bayılıyorum. Cevabınızı takiben, oynamayanlar 45. sayfadan devam edebilir, oynayanlar bizimle kalsın.



13 Ağustos 2011 Cumartesi

Antalya, ben geldim

"İyi insanlar, deniz bana yaklaştıkça benden uzaklaşıyor" demiştim. Yanılmışım. Denizle falan alakası yok. Coğrafi bir sıkıntı falan da değil. Sorun benmişim. Tebdil-i mekanda ise bir ferahlık, bir rahatlık...


Geleli iki ay oluyor neredeyse, ama daha yeni yeni aydım "yeni"liğe ve artık başka yerli olmaya. Fena bir his değilmiş. İnsan kendinden uzaklaşamaz, nereye giderse gitsin. Ama beni ben yaptığına inandığım faktörlerin bir kısmından uzaklaşınca baktım ki, "kendim" dediğim insan da aslında fena biri değilmiş. Önemli olan fazlalıkları farkedip ağırlık atabilmek, yerine yenileri koyabilmek ya da eksikleri tamamlayabilmek. İstanbullu samimiyeti diye iğnelediğim güruhtan, İstanbul'un keşmekeşinden, zamanımı çalan ve sevdiğim ve yapmak istediğim şeyleri yapmama vakit bırakmayan her şeyden uzakta, yeniliğe alışmanın tadını çıkarıyorum.


Bunu bir kere daha yapmıştım, hayatımdan uzakta bir yıl ilaç gibi gelmişti, korkarım alışkanlık yapacak-ne diye korkuyorsam =) Yeni, taze, rengi başka, sesi farklı, kokusu güzel bir kent burası. Sabahına deniz, orta yerine iş günü, akşamına yine deniz, üstüne sinema sığdırılabilen bir yer. Dili bambaşka ama. Bir kere insanlarına pek güven olmuyor. Sıcaktan mıdır, yapısal mıdır, sözüne sadık değil. Ama mesafenizi koruduğunuz sürece zararlı da değil. İstanbullunun yalandan yakınlığı, tehlikeli ve sinsi dolaylılığı yok. Şark kurnazlığı durumu var ama o kadar bariz ki, İstanbullu ile imtihan edilen bu bünyeye hafif geldi.


İnsanı güvenilmez demişken, burada hayatımı paylaşan bir avuç insanın hakkını yemeyeyim. Yabancılık çekmeden, yalnız hissetmeden hemencecik Antalya'ya alışmamın sebebi kendileri. Eksik olmasınlar, perdelerimin kumaşından ev bulmama, keyifli akşam sohbetlerinden mangalda enfes köftelere, şehrin içinde aklıma gelmeyecek yerleri keşfetmeme kadar her ihtiyacım olduğunda yanımdalar. Üstelik beklentisiz, son derece hesapsız, alışmadığım için ağzım kulaklarımda gezinmeme sebep olan haller bunlar. Sanırım hayatın karşıma çıkardığı kötü insanları telafi etme şekli bu.


İşyerimdeki insanlar dünya tatlısı-sabah kahvesinde konuğum oluyorlar, öğlenleri deniz kenarında kahve, akşam üzeri ortak alanda akşam kahvesi derken, günümüz kahve üzeri sohbetle geçiveriyor. Gün boyu gelip-giden binbir türlü insan profil de cabası. İş arayanlar, eleman arayanlar, Zeytinköy'de kapı kapı gezip "neden çalışmıyorsunuz?" başlığı altındaki retorik soru eşliğinde düzenlediğimiz ev ziyaretleri, 19 yaşında okuma-yazma bilmeyen, "yeşil kart alacam ben" diyen iki çocuklu çocuklar, eşinin terk ettiği, iki çocuklu, birlikte yaşadığı kayınvalidesi çalıştırmam dediği için fakirliğe ve kendi hayatına mahkum kadınlar... Son derece arabesk bulduğum deniz yıldızı hikayesine inanmaya başlıyorum-biri için bile fark yaratabilsek bir ailenin hayatı ve geleceği değişecek.


Evim... güzel evim =) Bahçeli, bana kocaman ama yeni kalabalık hayatıma ancak yeten bir evim var. Bahçedeki çiçekleri seçerken, dikerken, sularken duyduğum huzura paha biçilemez. Ev ararken, "köpek giren eve melek girmez, ya duvarlarımı yerse?" diyen insanlar çıktı. "Rusa ve köpekliye ev vermeyiz, senet de isteriz" diyen haddini bilmezler gırla. Kaparosunu verdiğim ev ertesi hafta başkasına verildi. Ama hayatımın mihenk taşı "geç olsun güç olmasın" faktörü yine devredeydi, işe on dakika yürüyüş mesafesinde, bahçeli, köpek kabul eden ve sakin bir sokakta bir evim var. Dünya tatlısı komşularım da-daha ne isterim? Üstelik Çıralı'ya bir saat mesafedeyim. Gelsin Hayriye'nin erikli turtaları, mandabatmaz kahveleri.


Netekim, Antalya'ya gelip, mutlu olmayanı (kendi kendini mutlu etmeyi başaramayanı) dövüyorlar.


Tenis dersleri, yelken dersleri, rafting halleri ve kapari çiçeğinin çok pis batan dikenleri de kısmetse başka yazılara.



30 Nisan 2011 Cumartesi

İstanbullu Samimiyeti



Böyle bir şey var. Birkaç saat önce yolda birinizle karşılaştım. Sayesinde altını çizerek bir daha ayırdına vardım bu gerçeğin.


İstanbullu çok yoğun. Çok koşturuyor, çok başarılı. Ayh çok yorgun. Herkes ona karşı ne kadar da anlayışsız. Pilates yapıyor, yogayla dinleniyor, tütsülerle Paulo Coelho'larla falan arınıyor. Ama başkalarının dedikodusunu yapmaktan geri durmuyor. Hiçbir yoga seansında birilerinin kuyusunu kazarken ulaştığı nirvanalara ulaşmıyor. Ah, ama lütfen bir ara kahve içelim. Görüşelim. Çok özleştik.


10 yıldır tanışıyoruz. Hiç birbirimizin evini görmedik mesela. Her davetime bir bahane, ama görüşmek istiyorsun öyle mi? 10 yıldır partilerde falan görüşüyoruz. Samimiyetimiz bu kadar. Ama kahve içeceğiz. Ne konuşacaksak?


Bu fikrimi paylaştığımda bu tiplemenin "daha çok plaza insanı olduğu" yorumu aldım. Belki. Ama samimiyetsizliğin dibini bana gösterdikleri için kendilerine müteşekkir olduğum gerçeğini değiştirmiyor. Daha samimi, daha bana benzer insanlara karışmak istiyorum. Onlar da deniz bana yaklaştıkça benden uzaklaşıyor mu ne...


pencere resimleri

13 Mart 2011 Pazar

Ni no Kuni: Shiroki Seihai no Joō






Bir PS3 almak şart oldu. Animeleri ne kadar sevdiğim malum. Studio Ghibli hayallerimin işvereni, Miyazaki kahramanım. Bu komboya bir de Level5 katılmış, ortaya The Another World çıkmış.


Level5, belki PS ile tanışıklığı olanlar bilir, ama benim pek aşina olmadığım Japon bir developer. Dragon Quest, White Knight Chronicles gibi serileri varmış.
Ni no Kuni PS3 Japanese LogoNi no Kuni DS Japanese LogoGhibli ile işbirliklerinden doğan The Another World yani Ni no Kuni (二ノ国), ikinci ülke anlamına geliyor. Oyun ilk önce Nintendo DS için geliştiriliyor ve piyasaya sürülüyor. 2010 Aralık ayında çıkan bu versiyonun adı Ni no Kuni: Shikkoku no Madōshi (二ノ国 漆黒の魔導士 - Second Country: The Jet-Black Mage). PlayStation 3 için geliştirilen ise Ni no Kuni: Shiroki Seihai no Joō (二ノ国 白き聖灰の女王 - Second Country: The Queen of White Sacred Ash) adını taşıyor ve 2011 içinde piyasaya sürülmesi belkeniyor.

Karıştırmayın
90'lardan Another World'ü hatırlayanlar ikisini karıştırmasın, Amerika'da Out of This World, Japonya'da ise Outer World adıyla bilinen bu oyun 1991'de Eric Chahi tarafından Amiga, Atari ve MS Dos için geliştirilen sinematik bir platform oyunu. Kendi döneminde bir milyondan fazla satmış. Karakterlerin yüz ifadeleri ve jestlerle iletişim kurması, sahne ve ses efektleri ile Eurogamer tarafından "zamanının en akılda kalıcı ve vizyon sahibi oyunlarından" diye taltif edilmiş. Bir nevi abisi yani 3D ve RPG'lerin. 2006'da 15. yılı şerefine windows için yeni bir versiyon geliştirilmişse bile, pek etkili olmamış.

Konu
Neyse, konumuza dönelim. Ni No Kuni'de 13 yaşında Oliver adlı bir çocuğun karakterine bürünüyorsunuz. Oliver Hotroit City'de yaşıyor ve annesi Arie aniden ölünce annesinin Oliver'a verdiği oyuncak Shizuku canlanıyor-meğer erkek bir periymiş kendisi-sevimli de kerata. Shizuku, Oliver'a onu paralel Ninokui dünyasına götürecek büyülü bir kitap veriyor ve bu dünyada annesini kurtarma şansının olabileceğini söylüyor. Oliver, Ninokuni'de tanıdığı insanların "diğer" versiyonları ile karşılaşıyor.

Oyun
Oliver karakterinde, büyülü kitabımızla savaşıyoruz. Kitaptaki büyüler ince bir kalemle çizilen sembollerle yapılıyor. Savaşırken karakterleri belirlediğimiz taktiğe göre konumlandırıyoruz. Örneğin belli saldırıları kesebilecek karakteri diğerlerini korusun diye ön saflara taşıyabiliyoruz.
Oyunla birlikte, büyülü kitabı da satın almalısınız. Günümüzde hiçbir ürün tek başına gelmiyor malum, yanında bir sürü katma değeri var, siz yeter ki satın alma hevesinden bahsedin =) Neyse, hiç değilse bu kitap sadece aksesuar yahut fan collectible değil. Oyunu uynamak için de bu el kitabını kullanacaksınız.  Kitapta oyunla ilgili ipuçları içerek kısa hikayeler ve oyuna ait diğer bilgiler yer alıyor. 

Oyunun ilk trailer'ı



Bu da PS3 trailer'ı

RP oyunları, teorik olarak çok güzel geliyor, hikaye, olay örgüsü, efendim kurgu, oyunu yönlendirebilme flan çok cazip. Ama saatlerimi aynı oyuna bağlayacak kadar sabır ve sadakat sahibi miyim, açıkçası bilmiyorum. Platform oyunları severim ben, istediğin zaman "exit" deyip ister kaldığım yerden devam edebileceğim, ister en baştan başlayabileceğim. Bu nedenle de RP oyunlarına hiç sarmadım. Yine de, müziği, kurgusu, grafikleri ile övgüler yağdırılan bu oyun epey cazip-benim için bile. Üstelik sıradan bir RP oyunundan çok daha emekli olmalı, zira çoklu senaryolar için o kadar olağanüstü grafikler geliştirilebilmesi hayranlık uyandırıyor. O vakit gidile, PS3'ü olan bir arkadaş buluna, Ni no Kuni hediye edile. Baktım misafirlik uzuyor, çünkü oyun çok güzel, artık bir PS şart olur bünyeye...

27 Şubat 2011 Pazar

Kolibri


Kuşlar hep hem tabiat harikası, hem de aerodinamik harikası gibi görünür gözüme. Da Vinci'yi etkilediği gibi etkilemez beni uçuşları-ilham alamam hayal kurmanın dışında havada süzülmelerinden, ama Da Vinci kadar büyüler beni diyebilirim.


Yine de çok yakınımda istemem kuşları-kuş besleyen varsa bilir, o kadar narindir ki, ölmeye o kadar yakın... Ufacık bir kurander o küçücük canını da alıp uçuruverir. Üşüdüm bile diyemez.


Neyse, türün evde ietesem de beslenemeyeğim Trochilidae familyasına Türkçe'de sinekkuşu ya da arı kuşu deniyor, bir adı da kolibri. Benjamin Button'un final sahnesini hatırlayın...


Dünyanın en narin canlılarından biri bu. Sadece Amerika kıtasında, Alaska'nın güneyinden Tierra del Fuego'ya (bunu söylemeyi çok seviyorum), Karayipler, Kanada ve Şili de dahil olmak üzere geniş bir alanda 25 kadar alt türü yaşıyor. İrlandalı dansçılar gibi, havada, gövdesi sabit, küçücük kanatları çırpınarak dakikalarca duruyor. Bu şekilde, ince uzun gagasıyla çiçeklerin özsuyunu emerek besleniyor. Boru çiçeği gibi uzun gövdeli çiçekler, beslenmesi için daha uygun. Ayrıca  geriye doğru ve dikey olarak da uçabiliyor-bunu yapabilen tek kuş. Böcekleri saymazsak, uçarken en yüksek metabolizmaya sahip hayvanlar sinek kuşlarıymış. dakikada 1200 küsur kez atan minicik kalbiyle kanatlarını saniyede 70 kere çırpsın günde 12000 kalori tüketiyormuş - sinekkuşu kadar enerji harcayabilmek için bir insan günde 45 kilo şeker yemeli!


Ağırlığı, dünyanın en küçük kuşu kabul edilen bir alt türde 1.8 gramla, 24 gram arasında değişiyor. Ortalama boyları 10-12 santim kadar. "Erkek sinek kuşlarının çoğu yuva kurmada eşlerine yardımcı olmazlar" demiş vikipedi, "onlar da mı" dedim ben de. Yuvadaki bezelye tanesi kadar yumurtalardan 14-19 gün arasında çıkıyor yavrular. İki yıldan on yıla kadar yaşayabiliyorlar, bu kadar hızlı atan bir kalbin on yıl dayanması şaşırtıcı.




Uçarken yarattığı hava akımı çok ilginç bir deneyle saptanmış: helyum dolu sabun köpüklerinin içinden geçerek uçmak üzere eğitilen bir kolibrinin yarattığı hava akımı "stereo" fotografla saptanmış.












Fotograflar elbette bana ait değil, geldikleri yer için üzerlerine tıklayın...




Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)