31 Ekim 2010 Pazar

Konuşmaz istasyonlar



Trenli-istasyonlu şarkıları seviyorum. Trenleri de. Ama en çok istasyonları.

Ankara Garı'ndan Haydarpaşa'ya doğru tekerlekler raylarda tıkırdamaya başladığında, Sincan istasyonunu az geçe terk edilmiş sarı bir ev, bozkırın Eskişehir'e yaklaşırken değişen rengi, küçücük Maşukiye ve Sapanca istasyonları. İhtimal Fransız yapısı, Osmanlı'dan kalan bu küçük binaların kapıları, pencereleri, kim bilir kimleri karşılamış, uğurlamış, ayırmış ve kavuşturmuş peronlar. Bir de lojmalar. Yeşilköy'deki istasyonun lojmanları epey geniş bir alana yayılır. Tümü şimdi boş evler, kör pencereler. Erenköy istasyonunun kıyısında, şimdi uzun blokların arasında öyle şaşkın, kalakalmış kahverengi taş bina ise yanlışlıkla oraya bırakılıvermiş gibi. En fazla bir aile barındırıyor olmalı. Yine de, yalnız değildir bu insanlar, şehrin göbeğindeki istasyonlarda.


Adem'in trenlerinde Manisa-Karaağaçlı'ya konuk olmuştuk. Kendine ait, kendi halinde küçük bir topluluktu onlar. Ege rehavetinde, küçük topluluk dinamikleriyle (dedikodularıyla, yaşlı kadın çözümleriyle falan evet) kendi halinde insan halleri.


Oysa bugün benim aklıma küçük bir istasyon düştü. TRT'nin "içinden tren geçen şehirler" diye bir belgeselinin bir bölümünde demiryolu görevlisinin küçük (tek göz müydü) evine konuk olmuştuk (Bozüyük müydü?). Karlı gecelerde, tren de o gece Bozüyük'te durmuyorsa eğer, kalemi elinde günlük tutan, ince bıyıklı bir adam kalmış aklımda. İstasyon, trenlerin taşıdıklarından payını almıyor. Ne kalabalık trenler duraklıyor bu istasyonda, ne yolcular uğruyor. Yolu düşmeyenin adını bile bilmediği bir yer belli ki.




Düşünsenize, pencerede kar, sobanın üzerinde çay, önünüzde bir masa, kağıt-kalem, hatta belki bir daktilo. Bu huzuru verebilecek kaç yer var küçük bir kasaba istasyonundan başka? 



Kuzey Denizi'ne bakan küçük kulübeler-bu kırmızı kapılı, gri galvaniz çatılı, yan yana evler, yazarlar sükun içinde yazabilsin diye. Bir ara onlarda yaşamak istiyordum. kulübenin önü dalgalar, arkası ise sık ormanlar ve dağlar.




Sonra Atlantik kıyısında küçük bir deniz fenerine vuruldum. Fener bekçisinin günlükleri gelip giden kuşları, yumurtalarını, yavruların gelişimini, kayalıkları ve dalgaları resimlediği defterler, karyolası ve kuzinesi.









Love is All Around'da Colin Firth'ün yazı yazmak için çekildiği göl kenarındaki kulübe belki.  

Anlaşılan benim bir yerlere kaçma vaktim gelmiş yine. Bu seferki biraz daha uzun olsa diyorum. Epey uzun. Eh, bana bu evlerden birini birini almakta ortak olacak varsa, el edin.



28 Ekim 2010 Perşembe

-1

Bu büyük, asık suratlı, umursamaz, bencil ve çok katı bir dünya. Ve herkes o kadar az ki aslında-sevdiklerimiz kadarız. Artık bir eksik. 


Eksilmek tuhaf şey. Çok küçük, çok hiçbir şey, çok yalnızız aslında hepimiz. Türlü bahanelerle kendi başınalığın, kendine acımanın, bir sonraki sabaha ait kaygıların zihnin kuytu köşelerine gizlenmesi, insanın oyalanması ve avunmasının diğer adı gündelik hayat. Günün ve başka günlerin içini dolduran ve bu aslında matematiksel döngüyü anlamlandıran nefesler olmasa, ayaklar bu ağırlığı neden taşısın ki? Soğuk ve kesin bir sayısal değerler bütünü değil mi hayat ve zaman ve her şey? Ruh denen  şey, bu soğukluğu perdeler. Ve ruh denen şey, insanı insan yapan şeyler değil midir-gülmek gibi, düşünmek gibi, bir sofranın etrafında buluşmak gibi. Ve bu özdür bizleri ayakta tutan, o keskin soğuğu uzak tutan. 


Sizi, varlığınızı, ahvalinizi merak eden birilerinin olması çok rahatlatıcı bir histir. Oysa iyiliğinizi isteyen, ne bileyim, başınız sıkıştığında kesinlikle sığınabileceğinizi ve güvenebileceğinizi bildiğiniz birinin daha eksilmesi, insanın içinden de mutlu bir parçayı ve huzuru da beraberinde götürüyor.Artık daha azız, daha az güvende, daha az huzurlu. İçimiz boş. Katıldı kaldı bir süre. Nefesimiz daraldı sonra, merdivenlerdeki ayak seslerinde yükselen suretin başka biri olmasını umduk ama yüzlerinde aynı katı keder ifadesi ile birer birer odayı doldurdular. Ayak seslerinde beklenen suret mutfağın ortasında beyaz bir örtüydü şimdi. Üzerinde bir bıçak. Bu kadar uzun muydu, ya da bu kadar büyük? Örtü mü büyük yoksa? Mutfak mı küçülmüş? Bir çay bardağı tezgahta. Ben içerim senin yerine de, herkes çay içmeye gelmiş gibi madem-yapacak başka şey de yok ki zaten. Yalnız ölmek zor olmalı. Ölürken yalnız olduğunu bilmek. İnsan sinirlenir mi, üzülür mü, çaresiz mi hisseder yoksa, ölürken yapayalnızsa?


Yanıyor mu yeşil köşkün lambası? O radyodan yükselen seslerin etrafındaki suretler bir bir eksiliyor. İlk gidene katılıyorlar, orada bir artıyorlar, ben burada hep eksiğim. Kadifeden köşk yaptım, gümüşten merdiveni. Bazen duyar gibi oluyorum üst kattan gelen sesi. Pencere önünde beklerdim hep, benden önce o odada oturanları, tavan arasında kitaplar, heykeller, resimler bırakanları. Plakları atmadım. Turuncu kanepe, bir de o resim, bendeki bir fotografta yardımcı oyuncu. Fotograflardaki gibi kalsa daha mı iyi olur her şey? O fotografa gidebilsem ya da. Bana alınan ilk çiçekler -pembe krizantemler, doğum günümde-, Pink Floyd, bir gazetenin ön sayfasında 16. filoya defol diyen genç adam, o davudi ses, sadece gerektiğinde ve gerektiği kadar konuşmanın erdemi, aklındakileri taşa, metale ve ahşaba aktaran eller, ağırbaşlılığın kademi, bahçede akçaağaçlar ve küpe çiçekleri. Bir kadeh rakının bilmem efkarı mı, yoksa kederi mi? Artık 10x10 bir resim: 1948-2010 (ikibinoneksibindokuzyüzkırksekizçarpıüçyüzaltmışbeş) tel çerçeveli gözlükler. Yine içimde  keşkeler, ertelenmişlikler, üşengeçlikler.

10 Ekim 2010 Pazar

Hiç de güzel değil işte...


Akide şekeri aldık bugün. Hani şu susamlı, ortası limonlu, naneli, tarçınlı olanlardan. TRT1'de Cumartesi'den Cumartesiye'de yapılışını izlediklerimizden. Limonlusunu everdim en çok-limon tadı yoktu oysa bugünkilerde. Tarçınlılar da acıydı-aroması fazla kaçmış olacak. Kendimi aldatılmış hissettim yine. Susam gibi görünüp susam olmayan bir şey bulamadılar herhalde henüz, o yüzden onun içindekiler gerçekten susamdı. Sadece gıda boyasıyla yapılan şekerler gerçekten neli olduğu iddia ediliyorsa onluydu. Pek çok başka şey de öyle. Şimdi doğala özdeş aromalar, peynir altı suyu tozu (püskürtülerek yapılıyormuş), kıvam artırıcılarla yapılmış şeyler aldığımda, satıcının ellerini ovuştrup, gözünde dolar işaretleriyle (fazla Amerikan filmi seyrettim evet) ellerini ovuşturduğunu düşünüyorum, arkamdan pis pis sırıtarak. 

Her şey ne ise oydu bir ara. Özlüyorum o günleri. Şimdi her şey sadece üstünde yazan şey gibi görünen ama üstü boyalı içi kof zerzevat. Limonlu şeker diye satılan limonsuz şekerlemeler ya da ne bileyim, peynirli poaça niyetine aldığınız peynirsiz hamurlar, çikolata niyetine aldığımız kakao yağı ve süttozundan mamul sıvaşık yiyecekler, kumaş boyalı zeytinler, Türkiye'de ölen (ölüşen) hayvancılığın ateşinde dans ederken yediğimiz ithal etler falan vaka-i adiye artık. Ama, tarım bakanlığı izniyle piyasaya sürüldüyse oraya, Türk gıda kodeksine uygun değilse yetkili merciye, büyük bir şirketin ürünü olan bir markaysa gazete köşelerine falan havale ediyoruz. Muhatabımız belli. Peki insan sıfatında görünüp de sonradan içinden başka varlıklar çıkanları ne yapacağız? 

Dünyanın en güzel bedduası

Pazar kahvemi içmek için mutfak dolabına uzandım-önce kahvemi seçeceğim, sonra o pressde demlenirken ben çiçekleri sulayacağım, Erbain Fırtınası'na kaldığım yerden devam edeceğim falan. Öyle bir planım var Pazar öğleden sonrası için. CD çalarda dönen 15. parça da bitince, kahveyi koymadan müziğe müdahale edeyim dedim. CD seçeneğinden FM seçeneğine geçtim, kanalları karıştırırken dünyanın en güzel bedduası çalındı kulağıma yine. Paylaşayım istedim. Birinin aklının kenarında sürekli kalakalmak, olur olmaz yerde aklına düşmek, en olmadık zamanda onu keşkelere, acabalara, belkilere boğmak isteği bu. Yine aynı birilerinin aslında çoktaan Üsküdar'ı geçmiş, aklının en kuytu köşelerinden bile sizi süpürmüş olma ihtimalini yok saymak. Ama bir diğer ihtimal, bir umut karmanın bu kez de sizden yana işlemesi ve canınızı yakanın canının sizin kadar yanıyor/yanacak olması, hele bir de onun canı yanarken Üsküdar sınırına çoktaan yaklaşanın siz olmanız ihtimali... Paha biçilemez. İyi Pazarlar İş Bankası.

8 Ekim 2010 Cuma

Büyüklere masallar

Hakkında ne yazacağımı bilemediğim-aslında bildiğim ama toparlayamadığım- James Christensen hakkında konuşmak istiyorum. Ama blogger henüz o denli gelişkin bir altyapı kullanmadığından, yazarak idare edeceğim.

Uzun süredir hayranım kendisine-bu yakınlarda annemi de yeteneğine ve detaylı çalışmasındaki delilik boyutundaki titizliğe hayran bırakmayı başardım.

















              


Photo Sharing and Video Hosting at PhotobucketWorld Science Fiction Convention ve Science Fiction and Fantasy Artists Chesley ödülleri, üç adet kitabı, heykelleri, resimleri, baskıları, gizli geçitlerle dolu evi ve Utah'da yaşadığı çevrede tepki toplayan hayal gücü. Christensen'i kısacık böyle özetleyebilirim size. Mormon okullarında eitim görmüş - eserlerinin bir kısmında dini etki görülüyor zaten. Ama temel motif değil.
En sevdiğim özelliği, resimlerinin sürprizli oluşu. Bir kere, hepsinde "aa!" dedirten bir şey gizli-Alis Harikalar Diyarında'daki ikizler, Boticelli kadını suratlı melekler, baykuşlar, küçük altın arabalar... O kadar çok detay, o kadar çok imge var ki... ve balıklar. Hemen her resimde görülüyor. Siz hiç tasmalı balık gördünüz mü? Hani Uzun İhsan Efendi hayal ettikçe gerçek oluyordu her şey, Christensen de hayal ediyor ve oluyor işte. Tasmalı balıklar, periler, huysuz ihtiyarlar, Shakespeare karakterleri, gemiler, anahtarlar, çuval dolusu hayaller aynı resme giriveriyor. Gisilerin kumaşlarının türü belli, duvar kağıdındaki kabartmalara dokunulabilir, hatta iyi bir çocuk olursanız anahtarların şıkırtısını bile duyabilirsiniz. Dakikalarca bir resme dalıp gidebilirsiniz, aklınızda masallar.





Başka bir dünyaya ve gerçekliğe ait Christensen. Kafasının içinde her nerede yaşıyorsa, oarada olmak isterdim. Ya da neyle besleniyorsa bana da ondan verin =)


Etrafıma bakıyorum (dağınık masama değil) ve İstanbul'un varoşlarına bakan ofis penceremden görünen dünyanın anlatıklarını düşünüyorum bir yandan. Penceremin hemen önünde yeni yıkanmış çamaşırlar bu havada balkonda, yüz metre ötede ders zilleri sırayla ve farklı melodilerle çalan iki okul ve her nasılsa ikişer dakika farklı ezan okunan üç cami, az ötede heybetli bir kilise harabesi, gökdelen silüetleri, kim bilir ne hayatlar barındıran gelişigüzel çatı yığınları, ve ufka yakın gri bulutlar. Bu yakada hayat daha karanlık gibi.


Bazen karamsarlığa kapıldığınız oluyordur, hayatın akışı, dünyanın gidişi, bitenler, başlayanlar, başlamayanlar, işte bu ahval ve şerait sizi de benim gibi derin düşünmeye zorluyordur. Düşünmeyin =) düşünmenin çözüm olmadığını fark edeli epey oluyor. Hayal edin. Bee Gees sizin ve benim için söylesin "This world has lost its glory, let's start a brand new story" ... hafta sonunuz güzel geçsin.

 

John Lennon'ın 70. doğum günü

John Lennon Doğalı 70 yıl olmuş =) Google da bu doodle'ı hazırlamış.




İyi ki doğmuş. İnsan bu alemde hayal ettiği müddetçe varmış-peki hayalleri herkesin hayali olup da gerçekleşmeyen başka kaç kişi var ki?

Eve hayat getirmek =)

Akşam eve gelip bütün gün kendi başından neler geçtiğini anlatabilir insan. Dinleyebilir de evdekilerin başından geçenleri. Eli kolu poşetlerle dolu da gelebilir. Belki yeni çıkan bir CD ya da kitabı da beraberinde getirmiştir. Ama bu videoyu izleyince, akşam eve getirilebilecek en güzel şey bu olabilir diye düşündüm =)



Dışarda yağmurlu, karanlık, soğuk bir gün var. Ama Cuma itibariyle işlerin hafiflediği ofisimizde bu havaya eşlik etmesi beklenen kasvet yok. Yann Tiersen var. Taze çay da. Bir-iki ufak eksik var, ama olur o kadar...

Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)