18 Temmuz 2010 Pazar

Etap 3-Ölüdeniz-Dalyan


Fethiye'ye girerken içimden söyleniyorum, çünkü sarhoş İngiliz turistlerin gırla olduğu bir ana caddesi var, iki de market. Geceleri de Çalış plajı yine yurdumuzun delikanlılarına emanet, aman aman... Dünyanın en güzel günbatımı deniyor, öyle mi bilemem, bana her yerin günbatımı gibi görünüyor zira...


Meğer öyle değilmiş, Fethiye sevimli bir yermiş. Geçimini temelde turizmden sağlayan pek çok kasabada merkezin iticiliğini bilirsiniz-parlak renklerde gecekondudan bozma apartmanlar, tabela kirliliği, tozlu yollar... Fethiye'nin merkezi ise oldukça sevimli. Müze yolundaki eczanenin yanında bir ev kestiriyorum gözüme-burada yaşasam burada otururdum diyorum. Sizler yapar mısınız bilmem, ben her gittiğim yerde kendime bir ev beğenirim =) D'ye de marinaya yakın, ana caddede bir ev buluyoruz-taşınmaya hazır, cephesinde sarmaşıklar, cumbasında kahve içerken görebiliyorum bizleri.


Ölüdeniz sahili kalabalık. sigara izmariti yaygın tabii-birileri plaj işletmecilerine işletmeciliğin inceliklerinden bahsetmeli. Şezlonglarımıza yerleşiyoruz. Kalabalık bir konuk grubu hemen yanımıza konuşlanıyor: KKTC'li yavru kurtlar! Liderleri ve küçük izciler, epey neşeli ve hareketli. Aklımda küçük bir kız çocuğunun bulduğu yuvarlak taş elinde, ekibe doğru koşuşu kalmış: "Liderim, yumurtacık bulurum!" 


Macerasız geçiyor bu sefer ölüdeniz, kano, yamaç paraşütü, yok efendim banana falan istemiyoruz. Kendi adıma, ya tümünden hevesimi almışım, ya da daha vahimi, yaşlanıyorum.


Ertesi sabah Dalyan'a doğru yola koyuluyoruz. İstikamet İztuzu.


Güney Ege'de, Muğla'nın Ortaca ilçesine bağlı bir belde Dalyan. 2005'te The Times (neden şaşırmıyorum?) bu plajı Avrupa'nın en iyi açık alanı seçmiş. 5km'lik plaj Patara ve Olympos sahilleri gibi Caretta Caretta'ların yumurtlama alanı. Bu alandaki popülasyon ve geri dönüş, Pamukkale Üniversitesi'nin 21 yıllık istatistiklerine göre, istikrarlı. 1988'den beri özel çevre koruma bölgesi olan bu alanın göl tarafının tatlı, Akdeniz tarafının ise tuzlu suyla çevrili olduğu söyleniyor.


Bizi İztuzu'na ulaştıracak dolmuş tekneye biniyoruz. D., bu teknelerin çoğunun yakında elektrik enerjisiyle çalışacağını söylüyor. Yolculuk başlıyor-sazlıklardan oluşan labirentin içinde ilerlemek son derece keyifli. Ara sıra nil kaplumağaları (Trionyx triunguiskafalarını suyun üzerine çıkarıyor, bir kırlangıç beş santim yakınımıza kadar geliyor ve tekneyle birlikte ilerliyor, kanatlarını suyun üzerine dokundurup yükseliyor ve gözden kayboluyor. Burası büyülü bir yer. Kıyılardaki konaklama alanlarından yolcular alarak ilerliyoruz. Amerikan iç savaşı dönemi filmlerine özgü kareler getirin aklınıza, yer de Georgia olur ya genelde-eski bir iskele, sazların arasına gizlenmiş bir tekne, kocaman hasır şapkası ve elinde oltasıyla uyuklayan biri...Bu sahne kaç kere geçti gözümüzün önünden. Bu otellerden birinde konaklamaya karar veriyorum bir dahaki gelişimde. Gerçekten benzersiz bir yer burası...


Kumlar incecik, altın rengi, ama kumsal burada da kirli-ayağıma batan bira kutusu parçasını ve etrafa saçılmış izmaritleri atana ve kaldırmayana söyleniyorum epeyce. İşletme tabii ki yine özel bir şirketteymiş, birileri kendilerini uyarsa iyi olur çünkü yapmaları gereken tek şey plajı temiz tutmak, ama pek işlevsel görünmediler bana. Koruma bölgelerinde dar alanlarda izin veriliyor kumsallara, bu dar alanların denetimi ise bu kadar zor olmamalı. 


Deniz çok dalgalı, çocuklar gibi şen dalgalara bırakıyoruz kendimizi. Her şeyin bir bedeli var tabii-takip eden birkaç gün saçlarımdan hala kum çıkıyor. Bir tarafı tatlı, bir tarafı tuzlu su deniyor yazmıştım, ancak duşlar pek öyle demiyor . Dalgalı denizde kuma bulanıyoruz, hem kumlardan hem tuzlu sudan arınmak için duşlara koşturuyoruz ama akan su gölden çekiliyor, ve denizi aratmayacak kadar tuzlu, üstelik doğru düzgün akmıyor bile. Radar Tepesi-Delikada arasındaki kumsalda, med-cezir ile tatlı-tuzlu su yer değiştiriyormuş. Yine aynı sebeple Dalyanağzı'nda kumlar yer değiştirdiğinden, sahil şeridinin uzunluğu da değişiyormuş.


Öğleden sonra dönüş yolundayım. Bir sonraki tatilin rotasını çiziyorum kafamdan, bir sonraki tatilin bir yıl uzakta olduğunu düşünmemeye çalışarak...


not: ilk ve sonuncu resim bana ait değil-üzerlerine tıklayarak geldikleri siteye yönlenebilirsiniz.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Etap 2-Kaş


Çıralı-Kaş yolu epey virajlı. Üçümüzün de şarkısı farklı bu yaz, ama fonda aynı ses. Sırayla dinleniyor CD'deki 8, 11 ve 13. parçalar. Üçümüzün de içinde yarım kalan bir şeyler olduğunu düşünüyorum-ve o güzel ses hepimizi anlatıyor sırayla. Yolun kalanını Ende'in Momo'suyla geçiriyorum, aklımda yer eden satırlar sedece bir kişi için anlatılan öykülerden ve zamandan bahsediyor:


"Gündelik yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda payı bulunur ve herkes onu bilir, ama pek az kimse bu konuya kafa yorar. Çoğu kimse onu olduğu gibi benimser ve ona asla şaşırmaz. Bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır, ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik süre insana bir ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip kısalığı-uzunluğu, o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir."


Yolda Demre'ye, Aziz Nicholas kilisesine uğruyoruz. Mum yakmak yasak. İçinizden tutun dileklerinizi. Yapı oldukça etkileyici, avlu hala hayatta gibi. Çan kulesi yakın zamanda restorasyon görmüş, belli ama kuleye çıkan merdivenlere nedense duvar örülmüş. Kule yüksek değil oysa ki, tehlike arz etmiyor... Tekrar yola koyuluyoruz, Ende yine başlıyor anlatmaya, Maguire'a benzetiyorum ahir zaman ve beşerle derdini.


Başımı kaldırıp "Kaş" tabelasını görüyorum. Yaklaşıyoruz. Yine sabırsızım Kaş'a ulaşmak için ama bu defa Çukurbağ'da konaklayacağız. İki yıl önce övgüsünü duyduğum ama Kaş'ın merkezine uzak olduğundan o zaman fırsatı kaçırdığım Barbarossa'da kalıyoruz.






Odaya girer girmez önce manzara kalbimi çeliyor, sonra da deniz, aklımı. Güneş batıyor, bir yerlerden Freddie'nin sesi geliyor: "But life still goes on..." Deniz için sabahı beklemek zorundayım, bana göre son derece rasyonel sebepleri olan köpek balığı fobim malum, gece denize girmek mi? Asla!




Gerçek ve hissedilen sıcaklık arasındaki fark ne zaman bu kadar arttı bilmiyorum-saat sabahın 9'u ama güneş o saatte bile yüksek sesle ben buradayım diyor. Tabii bu D. için sorun teşkil etmiyor, ama E. ve ben büyük şemsiyelerle duygusal bir bağ geliştiriyoruz. Deniz muhteşem. Plaj mavi bayraklı, su pırıl pırıl. Etrafımızdaki balık sürüleri inanılmaz. Sürü dediysem, öyle kocaman balıklar falan değil-Singapur'dan ithal edildiğine inandığımız guramiler, zebralar... Aylardır mutluluğumu ve gülümsememi çalan her türlü sıkıntıyı unutuyorum. Huzur böyle bir şey işte, elle tutulabilen, rengi ve hatta ışıltısı olan. Bu küçük balıklarla beslenen daha büyük balıklar fikri ile kendi kendimin huzurunu hemen bozabiliyorum, bu inanılmaz yeteneğim beni bile şaşırtıyor =)


Buradaki liste başımız ekşi elmalı semizotu salatası. O sıcakta son derece hafif ve ferahlatıcı bir lezzet bu, üstelik sürprizli de. Yemekler harika, tarifler "sır" tabii ki. Kahvaltıda Barbarossa'nın o çok sözü edilen taş fırınından ne var diye soruyoruz, ve ustanın babasını kaybettiğini, bu nedenle de taş fırının birkaç gün çalışmayacağını öğreniyoruz (Tekrar başı sağolsun).


Öğlen, tembellik saatlerinde, şezlongu bir zahmet terk edip hareket ediyoruz. Önce niyetimiz tavla oynamak, ama bir de bakıyoruz ki, olmazsa olmaz bir Türk tatil geleneği, okey var. Hemen bir 3. ve 4 arayışına giriyoruz. Dünya çok küçük-bize 3 ve 4. olan çift Aqua Dolphin 2'de, S.'nin oturduğu sitede yaşıyor, anneleri bizim evin sokağının köşesinde! İlerleyen saatlerde, otelin yavru kedilerinden biri E.'ye bir hediye vermeye karar veriyor: yakaladığı fareyi ayaklarının dibine bırakarak!


Öğleden sonra yine deniz. Benim bulunduğum yerlerde ilginç şeyler olur hep, malum. Gerçekleşme ihtimali küçücük de olsa var olan şeyler gerçekleşir: yol bilmeyen ve tercihen dil de bilmeyenler bana yol sorar, köyün delisi gelip beni bulur, her gittiğim yerde mutlaka sesinin yüksekliğini sınamak isteyen çocuklar vardır. Bu tatilde, ilginçtir, bunlardan pek fazla yaşamadık. Her ne kadar D. tatil süresinde muhtelif kereler canına kastettiğimi söylese de, külliyen yalan. Hepsi kaza. Hepsinin su içerisinde cereyan etmesi de tamamen tesadüf. Yine de her sefer kahkahalara boğulmamıza engel değil.  Odada, tam hiç tuhaflık olmadı ama bu kazalar da epey güldürdü bizi onların yerine...diye konuşurken denizden gelen sesle bir aydınlanma anı yaşıyoruz: "yooksuuuğn seeeğn aslındaaağ"... ?!?nasıl yani? Şarkıyı söyleyen sanki odanın içinde söylüyor: "neleeer neler yapıyorsuuuğn bensizkeen Ankara'daaağğ..." Ankara'da yapılacak şeyler sınırlı aslında, o kadar bağıracak bir şey yok. Her şey o kadar net duyuluyor ki, tüm eğlencemiz muhteşem akustik sayesinde aslında canlı yayın halinde! Baş rollerde D., C. ve E., otele -ve komşu otellere-temaşa sergilemekteyiz! Sonraki günler el freni oluyor bu durum bize: "Şşşt...Ankara efekti!" 




Sonraki gün kanoyla açılıyoruz D. ile ve suyun dibi lacivert. Aklım gidiyor tabii kanonun altından gelen tıkırtıları duyunca, aklımda hep saldırmadan önce burnuyla vuran/yoklayan köpekbalığı temalı belgeseller. Kendimi aşıyorum yine, asıl küreklere, suyun altını düşünme. Şener Şen'in "İzci üşümez. İzci ateşi hissetmez..."leri gibi, bir yandan kendime telkinlerde bulunuyorum, bir yandan da D.'nin elini-ayağını suya sokmasını engellemeye çalışıyorum ve düşünüyorum "Ne yapıyorduk-burnuna vuruyorduk köpek balığını caydırmak için. Kürekle vursak..." Neyse ki yorulup dönüyoruz bir süre sonra. Suyun dibi göründükten sonra, kano yapılabilecek en keyifli şeylerden ama, bunu belirtmeliyim.


Kaş'a sadece bir akşam indik. Açıklıyorum: Kaş benim için bitmiştir. Meydan granit kaplanmış, kol kola yürüyen yağız yurdum delikanlıları, ellerinde çekirdek, kabuğunu "tüüü" diye tüküren abiler ve ablalar, insanın üstüne üstüne gelen bir kalabalık. Müzik dinlemek istiyoruz, bir heves Sun'a koşuyorum-yerinde yeller esiyor. Yıllardır Sun'da çıkan grubun küçük bir kısmı yandaki mekanda, ama o kadar kalabalık ki, üstelik bir de canlı Dünya Kupası yayını var, uzun süre oturamıyoruz. Echo'yu arıyorum-taşınmış. Son çare, kahve içmek istiyoruz her zamanki yerde ama geç kalmışız, kapalı. BarCelona'da maç yayını var, oturulacak gibi değil. Sevim Abla'ya uğramak istiyorum-yokmuş o akşam. Ağlamaklıyım.


Hani yıllardır gazete-dergi aldığınız bayi kapanır, bir sabah gidip kalakalırsınız, hep kullandığınız yolun trafik akış yönü değişir, yadırgarsınız, çocukluğunuzun geçtiği eve gidersiniz ama orada başkaları oturmaktadır üstelik evin rengini de değiştirmişlerdir, garipsersiniz, komşunuz taşınır ama yerine gelen insanlar bir türlü onlar gibi olmaz. Kaş da öyle, merkez artık bitmiş. Çukurbağ şimdilik çok sakin ve güzel, hala öyleyken gidin ve görün derim-kano gezintisi gösterdi ki sahil boyunca yapılaşma muazzam boyutta, üstelik marina inşaatı da devam ediyor, bu da demek oluyor ki bir süre sonra bu güzellikten eser kalmayacak, yamaçlar otellerle, kıyı da yelken direkleri ile kapanacak.


Otelden ayrılıp, yolda Myra'ya uğruyoruz, çok iyi korunmuş (kendi kendini çok iyi korumuş) bir antik tiyatrosu var. Sahnede düşünüyoruz kendimizi, karşımızda 1000 kişi, şehrin ileri gelenler en önde, kim bilir ne hikayeler anlatıyoruz kalabalığa, boyalı basınsız, internetsiz, televizyonsuz, karbon emisyonsuz, geri dönüşümsüz, yönetişimsiz, mesainin düşünerek ve konuşarak doldurulduğu 2000 yıl önceki daha gerçek dünyada...


Yola devam. Bir tabuyu daha yıkıp Momo'yu yanımda İstanbul'a getireceğim-plaj kitabı olmuş, epeyce ıslanmış, hırpalanmış, bu hale gelmiş kitap okunduktan sonra kütüphaneme giremez normal koşullarda ama o kadar sevdim ki, benimle kalıyor. Elimdeki yeni kitabın adı Olive Farm. İlk sahibi olan İtalyan ailenin "Appassionata" adını verdiği topraklar. Kitap Cannes kırsalında geçiyor, pencereden geçen manzaraysa Kaş-Fethiye karayolu. 13. şarkı yine olanca sesiyle dolduruyor havayı, dileği yine aynı.


Sonraki etap: Ölüdeniz-Dalyan

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Etap 1-Çıralı







Ian Anderson, Life is a Long Song der. Hayat uzun bir şarkıdır-geçen hafta da oldukça keyifli bölümlerinden biriydi.


Tatil ekibi, iki sene önceki gibi, D., E. ve bendenizden menkul (Hayır D. ve E. arananlar listesinde falan değil, sadece adlarının kamuoyuna açıklanmasından hoşlanmıyorlar). Benim için tatil, hava alanına gitmek için taksiye bindiğim an başladı. E.'nin bu konudaki yorumu kiraladığımız araca binmeden tatilin başladığına inanmayacağı şeklinde-çünkü THY'nin azizliğine uğramış ve biletin akıbetini bilen yok.



Bindiğimiz uçakta açılışı yine hep beni bulan bir durumla yapıyoruz: uçağın içi kreş gibi. Ağlayan, bağıran. Yanlış anlaşılmasın, çocukları çok severim, ama mümkünse derdini ağlayarak anlatmayı tercih etmeyen mizaçta ve yaşta olsun. Sayıyoruz, tam 14 çocuk var uçakta, ve E. bir daha benim bulunduğum araca binmeyeceğini iddia ediyor.


Antalya'da iniyoruz. Artık cüzdanda kadim bir yer edinmiş ehliyetim pırıl pırıl, ilk günkü gibi duruyor. Yani araç kullanmasını bilen üç, fiilen kullanan iki kişiyiz-ben de bu nedenle arka koltuğa konuşlanıp uykuya geçiyorum. Hava karardıktan sonra Çıralı'ya ulaşıyoruz. 



Karanlıkta pek bir şey görünmüyor, ama Serpil hanım bizi karşılamak için Akdeniz Bahçesi'nin önünde bekliyor. İki yanı ışıklı yoldan Yeşil Ev'e ulaşıyoruz. E. ve D. uykuya geçerken ben bütün gün uyumuş olmanın sayesinde cin gibiyim. Mumları yakıyorum, ve sessizliği dinlemek üzere hamağa uzanıyorum. Hamak-tatil korelasyonuna olan yakın ilgim malum... O sırada bir takım sesler geliyor, kalkıp bakınıyorum ama görünürde bir şey yok. Bahçedeki tavuklara ya da köpeklere yorup tekrar tembellik moduna dönüyorum ama ses devam ediyor. Gidip yatıyorum ben de, sabun kokulu yastıklara (sayın Hekim, tam misafirlik yani). Sesin kaynağı ertesi gece ortaya çıkıyor: kirpiler!





















Sabah İpek Pastanesi'ne gidiyoruz D. ile, anneanneminkilere yakın lezzeti beni şaşırtan nefis poaçalarla dönüyoruz. Yeşil Ev'in reçelleri kahvaltının en çok oyla birinci seçilen ögesi oluyor-turunç, portakal, ayva.

Ve tabii kahvaltı sonrası deniz... Çok sevdiğim, huzur bulduğum yerlerle ilgili yazmaya/konuşmaya korkar oldum. Yıllardır Kaş'ı anlatır dururum, bu yılki halini ilerleyen yazılarda okursunuz, resmen işgal altında Kaş, ve benim için bitmiştir. Çıralı için, Bir zamanlar Kaş hakkında söylediklerim geçerli-insanı içine alıyor, ve geri dönme isteği yaratıyor. Yine de, bir gazetenin hafta sonu ekinde "saklı cennet çıralı" başlığını görünce içim burkuldu-demek ki artık saklı olmaktan çıktı. Umarım istilaya uğramaz...


Deniz demiştim, kaldığım yerden devam edeyim-deniz pırıl pırıl, tam şnorkel meraklılarına göre. 3.2 km'lik kıyı şeridi hem 1. derece sit alanı hem de Caretta Caretta'ların Türkiye sınırları içindeki yumurtlama bölgelerinden. Yuvalar kafeslerle koruma altına alınmış, konuklar da yumurtalar, kafesler, yaramaz çocuklar, meraklı evcil hayvanlar ve fazla iyi niyetli olmak konusunda uyarılıyor-yavruları denize götürmeye kalkarsanız, dönüş için yolu öğrenmesine engel oluyorsunuz. Ayrıca yumurtadan çıktıklarında eğer başka bir ışık kaynağı varsa buna yönelip yollarını kaybediyor ve ölüyorlar, dolayısiyle geceleri kaplumbağa gözlemek için kumsala konuşlanmak iyi bir fikir değil.

Çıralı ve Olympos arası yürüyerek 15-20 dakika. Araçla gitmek çok uzun ve zahmetli. Antik kentin içinden geçip denize karışan nehir, bir su medeniyetinin içinde olduğunuzu hatırlatıyor.Antik kentin yanısıra, Olympos çevresinde görülebilecek pek çok yer var (yeni adı cazibe merkezi miydi?) hepsinden bahsetmeyeceğim, pek çok seyahat rehberinde var zaten.   Yanartaş bunlardan biri. Söylencelere göre Bellerophontes'in Pegasus'un sırtında canavar Chimaera'yı öldürdüğü yer burası-ateş de Olimpiyat ateşinin kaynağı. Malum, Olympos'dayız... Ateşin asıl kaynağı ise yeraltından sızan gazlar. Yanartaş'tan inişiniz geç saate kalacaksa yanınıza bir fener alın. Örenyeri girişinde de kiralayabilirsiniz, ama yol boyunca döşenmiş taşlar adımlanmaktan aşınmış, aydınlıkta da karanlıkta da dikkatli olmak gerekli.


Deniz ve antik kent gezisi sonrası, öğleden sonra keyfi için erikli turta-Türk kahvesi ikilisini öneriyorum, mutluluktan ağzımız kulaklarımıza vardı.













Çıralı'daki üçüncü ve son günümüzde sabah tekrar denize koşuyoruz. Serpil hanımla ve Akdeniz Bahçesi ile vedalaşırken, Serpil hanım bize atelyesini gezdiriyor-civarda artık pek kilim dokuyan kalmamış, ama atelyede bir kilim tezgahı, bir el tezgahı ve bir de neredeyse yüz yaşında bir bez dokuma tezgahı var. Kilim tezgahında bizim kaldığımız Yeşil Ev için dokunan kilim var.


Öğlen, fonda bu yazın şarkısı, elimizde Türkiye gezi rehberi, aklımızda iki yıl önceki Kaş ve meydanda içtiğimiz kahve, öğlene doğru yola koyuluyoruz. 



Sonraki etap: Kaş (Çukurbağ)

Tefrika-ül seyyahat




Döndüm! Gayet keyifli ve hareketli bir haftaydı. İzlenimlerimi izleyin =)

2 Temmuz 2010 Cuma

Tatil kitabı


Tatile gidiyorum. Bu cümleyi kullanmayı çok seviyorum =) Yakın zamanda okuyup çok beğendiğim iki kitabı öneriyorum-tam tatil kitabıymış ikisi de, ama tatil öncesi okumuş bulundum.









"The Last Kabbalist of Lisbon" Richard Zimmler'in İstanbul'da başlayan kitabı. Dilini ve felsefesini çok beğendim, Zimmler'in iyi bir öykü anlatıcısı olduğunu düşünüyorum. Resimdeki Türkçe versiyonun kapağı.









İkincisi, tescilli bir öykü anlatıcısı, Sandman'dan hatırlayacağınız Neil Gaiman'ın "Neverwhere"i. Ben Türkçe'sini okudum, çevirisi epey başarılı. Kapak tasarımı da orijinalinden daha güzel. Londra hayranlarına sevgiyle =)







Tatilimi Michael Ende'e ayırmayı düşünüyorum. Tatil rehaveti ile selamlar.

Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)