3 Ağustos 2009 Pazartesi

Hang Drum

Yeni keşfim =) Paylaşmak istedim.



Adı Hang Drum. Hayatımda duyduğum en huzur verici ses. Vikipedi demiş ki:

"ilk kez 2000 yılında İsviçre'de üretilen bir müzik aletidir.

Hipnotik bir çalgı olarak nitelendirilen Hang, Bern dilinde ve Macarca'da "el" anlamına gelmektedir. Hang'i iki İsviçre vatandaşı, Sabina Schärer ile Felix Rohner, dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleştirdikleri uzun araştırma ve incelemeler sonucunda bir perküsyon enstrümanı olarak üretmişlerdir.
Tamamen çelikten üretilen Hang, kucağa yerleştirilip, el ve parmaklar kullanılarak çalınır. İdiofon'lar grubuna giren enstrümanın, arp, gong ya da armonik tınıları andıran bir sesi vardır. Yüzeyinde bulunan küçük çukurlara vurularak titreşim yoluyla farklı sesler ve notalar elde edilir.

Yaratıcıları, 2000 ile 2005 yılları arasında 45 kadar farklı model geliştirmişlerse de çalma konusunda henüz oturmuş bir kural ya da yönteme sahip olmayan Hang için, Endonezya ve Güney Hindistan'a uzanan bir araştırma yapılmış. Vurmalı çalgılar ustaları Davide Swarup, Reto Weber, Manu Delago gibi isimler Hang kullanır. Özellikle Swarup, "Hang ustası" olarak tanınmaktadır. İtalyan asıllı sanatçının, 2007 Mart ayında çıkardığı "Music For Hang" adlı bir albümü de var. Enstrüman, iki yıl sonrasına verilen teslim tarihiyle yaklaşık 700 Euro'dan satılmakta olup, üzerine airbrush tekniğiyle desenler işlenebiliyor."

Yılda 400 adet üretiliyormuş bu harikulade şeyden, tadını çıkarın...

8 Nisan 2009 Çarşamba

Demokrasi-Kakofoni

Kafam karıştı. Sonradan görme, bir hafta ülke dışına çıkıp da "şekerim dışarda şöyle, böyle..." diyen ukalalar gibi oldum. Altı ayda Sisyphus'un görevini tamamlamasını beklemiyordum tabii ama arpa boyu bile değişmemiş hiçbir şey. Sanırım uzak kalmak, iki adım geriden bakmak benim devinme beklentimi körüklemiş, lüzumsuzluğum ondan. Seçimlerin üzerinden de biraz zaman geçmişken, sorularıma hala ve de bir türlü adam gibi cevaplar bulamamanın darlanmasını yaşıyorum sanırım. Yavaşladım mı ne?

Seçme özgürlüğünün dönemsel bazda fark yaratması gerekmez mi?

Schumpeter eğrilerinden yola çıkarsak, yukarı çıkan her şey doğal sürecinde aşağı inecektir, inmelidir, öyle değil midir?

Değişmeyen dengeler işlemeyen süreçleri mi işaret etmektedir?

Seçim sürecine aktarılan önemli kaynaklar sonunda alınan sonuç öncekinden çok da farklı değilse, kentsel bazda yatırım olarak kullanılabilecek kaynakları bu işlemeyen sürece aktarmak mantıklı mı?

Kayda değer farklar yaratamayan dönemsel seçme özgürlüğü ya da hakkı, kamu kaynaklarını bu yönde fütursuzca harcamayı meşru kılar mı?

Ya da bu işlemeyen sürece demokrasi demek ne ölçüde bir dürüstlüğe işaret eder? Bireyin oy hakkı bu tür bir sonuca rağmen hala hak mıdır, yoksa sadece bir yükümlülük ya da Pazar günü aktivitesi midir? Vatandaşlık bilinci sürecin neresinde yer alır?

Karşısında ortak endişe duyulan bir sorun var ise, söz konusu soruna karşı ortak çözüm geliştirmek yerine tam ve mükemmel bir kakofoni içinde dediğim dedikçi, inatçı, dik kafalı tutumlar sorunu çözmekte gerçekten samimi midir?

Benim ve benim gibilerin canını dişine takıp hak ettiği aylık ücretlerinden, son derece düzenli, peşin ve dürüst bir biçimde, "iyi" insanlar ve vatandaşlar olarak ödediği vergilerin gelir düzeyi görece düşük kesimlere yardım olarak dağıtılması hakkaniyetli midir? Rızam olmadan yardım olarak dağıtılan vergilerim, yardımı alanlara helal midir?

Benim vergimin, bana hizmet olarak geri dönmesi gerekirken kentin en ücra köşesinden en elit kaldırımına kadar (Bakınız, Ankara, Arjantin Caddesi ya da İstanbul-Caddebostan, İskele Sokak) nedense her sene yeniden yapılan ama hep oynayan kaldırım taşları, yağmur göletleri, çukurlarla dolu yollar ve daha kim bilir ne aksaklıklar; haydi anladık bir kısmı "yardım" olarak gidiyor da, "benim paramın geri kalanı nerede" dedirtmez mi? Dedirtmemiş .

Yerim dolmuş =)

Giderken, geride bıraktıklarıma daha az bağlı olmayı öğrenmekten bahsetmiştim. Bıraktığım gibi bulamamaktan hep korkarım malum, genellikle de bulamam.

Ankara'yı epey zamandır görmüyorum zaten, çok değişmiş buldum, sevdiğim ve bildiğim düzenli ve düzeyli kentten pek eser kalmamış. Ne yazık ki geldiği/göçtüğü yere uyum sağlamak yerine gittiği yeri kendine benzetmeye çalışan (hala) göçer anlayış iyice sarmış Ankara'yı, sarmış ve boğuyor.

İstanbul her zamanki İstanbul-Ankara'nın başına gelenler İstanbul'a çok önce olduğu için etrafta İstanbullu zaten azdı, şimdi iyice kentin kıyılarına saklanmışlar sanki. Herkesin birbirine ilk sorusu hala "nerelisin?" - alışamamak, yerleşememek, benimseyememek, bir türlü özümseyememek ve sahiplenemediği için de "geçici" gördüğünü yıpratmaya devam etmek halleri...

Geride bıraktığım yüzler değişmiş. Ya da belki değişmemiş de, benim bıraktığım ufak boşluk doğal olarak başka bir şeylere bırakmış. Açıkta kalmış gibi hissettim... Şaşırmamak lazım aslında, her şey geçicilikten nasibini almalı, ama insan kendini haddinden fazla önemser ya, boş bıraktığım yeri dolu bulmak içimi burktu.

Eh, yeni yerler yapmak lazım demek, eskilerini geri almaya çalışmaktan ya da kalan küçük boşluklara sığışmaya çalışmaktan daha kolay ne de olsa...

27 Mart 2009 Cuma

Bu Dünyanın Dışından

"Önceki hayatında bu dünyadanın dışından gelen bir yabancı olduğu için şimdiki hayatında bu dünyaya uyum sağlayamayan ve insanlarla iletişim sıkıntısı çeken" Carrie Chau'yu takdimimdir.













Blind fly figurine'e özellikle dikkat, alttaki kutu detayı harika =) Kutuyu pdf dosyası olarak kaydedip, kes-katla-yapıştır yapmak gerekiyor. İnteraktif sanat?** Sizi de işin içine katıyor, çok şeker... Ayrıca bu vesileyle iletişim sıkıntısı çeken ve aynı söz dizimini kullanarak konuşsa bile dilin işlevsellği konusunda dünyanın geri kalanıyla iletişirken syntax error veren insanların daha yaratıcı olduğunun bir kanıtı daha.

**Hayır, tüm bunlara rağmen fikrimi değiştirmiş değilim, hala soyut sanata karşıyım =)

11 Mart 2009 Çarşamba

Mançester'de Neler Oluyor?

Dün Holi idi, Hindu renk festivali-kışı uğurluyorlar ve baharın gelişini kutluyorlar.

Bugün de Holi ertesi geleneksel kutlamayı gerçekleştirdik biz Mançester'li Hindular =)

Herkesi her türlü renge boyamak serbest-renklerin boyalardan gelmesi de şart değil, yumurta, toprak, domates...mevcut ne varsa =)




3 Mart 2009 Salı

Wonder

Bu şarkıyı duymayalı uzun zaman olmuştu. Natalie Merchant'ın "Tigerliliy" albümünden, taa 1995'ten. Klibi bulamadım yutüpte, ama bir sürü kadın şarkıya eşlik ediyordu. Farklı ve yeterli ve mutlu ve şanslı olmaktan bahsediyor. Dinleyin ve sevin =)




Doctors have come
From distant cities
Just to see me,
Stand over my bed
Disbelieving what they're seeing.

They say I must be one of the wonders,
God's own creation,
And as far as they see they can offer
No explanation.

Newspapers ask
Intimate questions,
What confessions;
They reach into my head
To steal the glory
Of my story.

They say I must be one of the wonders,
God's own creation,
And as far as they see they can offer
No explanation.

I believe
Fate smiled at destiny laughed
As she came to my cradle:
"No, this child will be able"
Laughed as my body she lifted:
"No, this child will be gifted.
With love, with patience
And with faith,
She'll make her way"

People see me,
I'm a challenge
To your balance.
I'm over your heads;
How I confound you
And astound you
to know I must be one of the wonders,
God's own creation,
And as far as you see you can offer me
no explanation.

I believe
Fate smiled and destiny laughed
As she came to my cradle:
"No, this child will be able"
Laughed as she came to my mother:
"Know this child will not suffer."
Laughed as my body she lifted:
"No this child will be gifted.
With love, with patience,
And with faith,
She'll make her way."

26 Şubat 2009 Perşembe

07.04



Resimde gördüğünüz kapı bizim "evin" kapısı. Her katında 4 daire her dairede 5 odanın bulunduğu 14 katlı bir binanın 7. katındaki 4 numaralı daire.

Üzerinden bir hafta geçtiğine göre artık yazabilirim, paniğe mahal yok, geçen hafta kırıldı kendisi. Aslında sanırım hayatımın en uzun günü ve gecesiydi, o yüzden baştan başlayayım...

Sakin bir salı günü, 11 civarında uyandım, saat dört gibi dersten döndüm, yan odada kalan ufaklıkla kütüphaneye gittik. 7 gibi döndük, feysbukumda bir mesaj: 9 gibi sendeyiz. Niye ki? Ben kimseyi çağırmadım... Sınıftan birkaç kişi Tyger Tyger'a gitmeye karar vermiş, "sendeyiz" sen de bizimle geliyorsun anlamında. Sanırım. Karşı dairede bizim sınıftan iki kişi var, hep birlikte saat 9 gibi onların mutfağındayız. gitmekten vazgeçtim, "erken gelirseniz haber verin kahve içelim" dedim. Demez olaydım. Erken ne demek? 11, 12, bilemedin 1.

Dışarı çıkmadım ama yine bizim ufaklıkla ortak salona indik, çalışkaız ya, sabahın 3:30'una kadar ders çalıştık (tahtaya vurun). Odama döndüm, saat 4 oldu, uyumak üzereyim...telefon. "Açız biz. Kahve de isteriz. Gelelim mi?" Gelmeyin tabii, karşı komşuya gidin, beş dakika sonra oradayım. Karşı komşuya gidince, uyuyan bir Mads, sürekli gülen bir Erick, donup kalmış bir Alasdair ve onları ayıltmaya çalışan bir Christopher buldum.

Ceren: Lucas nerde?
Erick: Burada değil mi?
Chris: Bilmiyoruz...
Alasdair: Bulmamız lazım...bulmamız lazım...
Erick: Uyuşturucu satııcısının arabasına bindi. Arabadan attılar. Kavga ettim ben. Gözüm morardı. Lucas'ı da dövdüler. Senin countrymate'inle (bir başka Türk arkadaşı kastediyor) dans ediyorduk biz...Ben dans ediyordum sadece.
Ceren: Ya sabır...Kahve nerede?
Chris: Bulamadık...
Ceren: Kendinizi nasıl bulup da buraya kadar getirdiniz acaba?
Erick: Senin countrymate'inle dans ediyorduk. Kavga ettik sonra, bodyguard bizi attı. Ben bir şey yapmadım. Gerçekten bir şey yapmadım.
Ceren: Sen böyle dediğine göre kesin bir şey var. Ne oldu countrymate'ime? Siz kavga ederken kızlar da orada mıydı? Söylesene?! Gülme yahu!!

Panik halde koridora çıkılır, sabahın o saatinde kızlardan biri aranır: "Kahven var mı?"
A: Ne kahvesi?!?
Ceren: Kahve lazım...Nerdesin?
A: Uyuyorum!!
Ceren. İyi. Partide değilsiniz yani.
A: Ceren ne partisi?!?

Akabinde, partide olduğu anlaşılan diğer arkadaş aranır, eve dönüş yolundadır:

Ceren: Kahven var mı?
B: Var galiba...15 dakikaya evdeyim ben...Getiririm...
Ceren: Peki. İyi misin sen?
B: İyiyim...Niye?
Ceren: Hiç, öyle.

Lucas o esnada arz-ı endam etti, "Beni takip ettiler, 20 pound lazım. Aşağıdalar..."
"İyi misin? Kavga etmişsin. Ne oldu?"
"iyi değilim, değilim, hiç değiliiiimmm" nidalarıyla odasına koştu Lucas, bu noktada iyi komşu ve iyi arkadaş bendeniz de bu tayfaya kahve yapmak üzere daireme döndüm. Ufaklıkla kahveleri yaptık, tam kupaları alıp karşı daireye geçeceğiz...GÜM!

Ne olduğunu anlamadık, koridora çıktık, yerde bizim kapının parçaları, kapı açık, kimse yok...Chris'i aradım hemen, "ne halt ettiniz??" diye, "uslu uslu oturuyoruz" diye açtı telefonu ben daha sormadan. Ne yapsam diye düşünürken Sandesh'i aradım, aşağıya geldi, kırık kapı için bina sorumlusunu çağırdık, o arada da karşı dairedeki enkaz-ı beşer teker teker bizim daireye döküldü.

Erick'in hali muhteşem: Acil durumda kendisini değil de Chris'i aradım diye çok bozuldu, bir de Sandesh'i görünce, susmamak üzere başladı: "Sen benim küçük kardeşimsin. niye bu adamları aradın, niye önce beni aramadın? bir daha önce beni ara. ordudaydım ben. mahvederim onları. kimdi kapıyı kıran söyle."
"Görmedik Erick..."
"Kimdi? Söyle bak, gidip bulayım hemen. Kimdi? gördün, söylemiyorsun..."
"Şeker kardeşim görmedik dedik ya..."
"Sen benim kardeşimsin. Kimse senin kapını kıramaz. ben burdayım. Önce beni ara. Kimdi??"
"Allahım sabrımı mı sınıyorsun?"

O arada fark ettik ki Lucas yok. Alasdair'in telefonunda bir sesli mesaj, bir yandan ağlıyor bir yandan koşuyor belli ki: "Neredesinz Hayatta mısınız? Ben kaçıyorum peşimden geliyorlar!!!!"

Asansöre koşan bir Erick, zar zor durduruluyor: "Başı belada. Gidelim. Mahvedicem hepsini! Latin Amerikalıyım ben!" Toplayıp getiriyoruz.

"Erick, Chris, nereye gittiniz?"
"Tyger Tyger..."
"Ne yaptınız?"
"Dans ettik, bira içtik, sonra Lucas tanımadığımız birinin arabasına bindi, onu arabadan attılar, biz adamlarla kavga etmeye başladık, bodyguardlar bizi tartakladı, Lucas'ı aradık ama bulamadık, sonra eve geldik, bizden hemen sonra Lucas geldi..."
"Aferim..."

Güvenliği çağırdık,

Güvenlik bu akşam olanları anlatın diyor, Erick hemen başlıyor: "beni aradı. benim kardeşim, önce beni aradı. evet."

Anlatıyoruz:
a) kapımızı kırdılar
b) arkadaşımız kayıp.
Kayıp bildirimi için 2 gün gerekiyormuş. Ses mesajını dinlettik, "sizce bu iki gün bekleyebilirmiş gibi duran bir olay mı?!?!?" Nefret ediyorum "I'm sorry" duymaktan. Ne rahat adam! Öldü mü çocuk acaba???

Lucas'ın kız arkadaşının sadece adını biliyoruz, soyadı, evi, bizim okuldan mı değil mi, her şey belirsiz. Alasdair panik, Lucas'ın facebook'undan Amy'i bulmaya çalışıyor, orada mı diye soracağız.

Saat 6, o arada kahve için aradığım arkadaşım da dönmüş, bize gelmiş, koridor ve mutfakta 10 kişi kadarız, bekleşiyoruz.Erick bizim mutfakta, elinde içmediği kahve, "Kimdi? Sen benim küçük kardeşimsin."

Off...

Sandesh birkaç deha Erick'i evine göndermeye çalıştı, sonuç başarısız. Sabrı tükendi ve gitti. Chris devraldı: "gidelim, herkesin uykusu var, kahveni bitir, yarın konuşuruz" ama Erick ikna olmadı, herkes sabah 7'ye kadar bizim dairede, sabah 7'de kapıyı onarmaya geldiler. Erick'i paketleyip evine yolladık bir şekilde, Chris "merak etmeyin pijamalarını giydirdim uyudu" dedi, Alasdair'i alıp gitti. Beş dakika geçmeden Erick bizim kapıda. Açmadık, biz açmadıkça o çalmaya devam etti, sonunda da herhalde yorulup vazgeçti ki ses kesildi. Lucas hala ortada yok...

Sonuç? Kapı onarıldı onarılmasına, ama doğru düzgün kapanmıyor. Kapıyı kimin kırdığı hala meçhul, güvenlik birimleri çok yetersiz. Lucas'ı arabadan atan ve takip eden kimse kapıyı kıranın o olduğu düşünülüyor, bir yandan da Lucas ya da Erick kırdı şüphesiyle yönetimden ikisine de suçlama e-postaları gidiyor.

Lucas mı? Meğer çalındığını iddia ettiği telefonu bulmuş, taksiyle kız arkadaşına gitmiş, Erick'e de "ben iyiyim "diye mesajatmış ama Erick'in bize mesajı göstermesi sabahı buldu.

Dedim ya, hayatımın en uzun günü ve gecesiydi, telefonumu saat 12 itibariyle kapatıyorum artık, o saatten sonra aramayn =)

21 Şubat 2009 Cumartesi

bir misafirliğe gitsem
bana temiz bir yatak yapsalar
herşeyi, adımı bile unutup
uyusam...

kalktığımda yatağım hala lavanta koksa
kekikli zeytinli bi kahvaltı hazırlasalar
nerde olduğumu hatırlamasam
hatta adımı bile unutsam
-melih cevdet anday



Ben aslında misafirliğe değil de, evime gitmek istiyorum. Bahçe kapısından girerken o bildik sesi duymak istiyorum, paslı demirin çıkardığı. Evin kapı tokmağının dibi hafif yeşermiş... Kapıyı açıp anahtarımı mermerin üstüne koyayım, içeri girerken aynaya şöyle bir bakayım istiyorum. Bahçe yeni sulanmış olsun, pembe masayı ön bahçede açalım, çay içelim. Mutfak penceresi açık, pencereden nar ağacının dalları görünsün. Ispanaklı börek istiyorum ama öyle herkesin yaptığından değil. Televizyon kapalı olsun, ama radyodan derinden, eski bir şarkı gelsin. Çayları da tazeleyelim. Simitçi geçsin mesela ben çay getirirken, yanıklarından alalım. Çok bildik bir kahkaha duyayım istiyorum sonra...

Evime gitmek istiyorum ama o kahkahayla beraber benim evim de bu tuhaf dünyadan gideli epey oluyor (sanırım bugün tam 9 yıl doldu)... Olsun, hiçbir şey yoktan var ve vardan yok olamazdı. Demek ki, başka bir yerlerde benim evim. İnsan bu alemde hayal ettiği müddetçe varsa, ben de hala bir akşam çıkıp evime gitmek istiyorum =)

19 Şubat 2009 Perşembe

Hafta 2: "Fashion Imitates Art" Said the Little Sweet Bunny...

Modaya olan derin, yoğun ve son derece içten sevgimi dile getirdiğim yazının ardından, eski web sitelerime daldım- benden 6 yılımı aldı bu sektör bakalım bana ne kalmış... Dosyalardan Paco Peregrin'in resimlerine bakarken bir yandan da adını google'ladım bakalım bu aralar neler yapmış diye.





Mark Ryden'ı son derece "afacan" bulurum, kollektif olarak "iyi-güzel-masum" bulduğumuz imgelere meydan okuması çok etkileyici gelir. Google'larken Ryden'in en çarpıcı resimlerinden bir tanesinin Peregrin tarafından "hayata" getirilmiş haliyle karşılaştım. "Rahatsız edici yaratıcılık" sanırım böyle bir şey.



















Ryden kadar afacan olmasa da, Melanie Delon'un çizgilerini de paylaşmak istedim. Airbrush tekniği kullanıyor, ve bence detaylarda ve yüz ifadelerinde harikalar yaratıyor. Giysilerdeki kumaşın dokusu neredeyse gerçek gibi, kumaşın cinsini bile söyleyebilirsiniz.










Size Melanie Delon, Mark Ryden ve Paco Peregrin'le iyi haftalar dilerim. Ayrıca doktorunuz, tavşanların göründükleri kadar sevimli olmadığına inananlar için bir doz da Bunnylicious öneriyor...

5 Şubat 2009 Perşembe

Hafta 1: Serbest Çağrışım

Halbuki ben çağırmadım. Bu düşüncelerin hepsini kovalamaya çalışıyorum ki rahat edeyim. Ama olmuyor. Bütün bunların-bu dünyayı irdeleme, anlamlandırma, öfkelenme ve çözümleme hallerinin-18 yaşımda kalmış olması gerekiyordu. Hortladılar. Halbuki “gözlemlemek” yoruyor beni, çok yoruyor.

Hafta 1: Çok Moda, Çok In...

Hussein Chalayan’ın 2009 ilkbahar-yaz koleksiyonunun adı Inertia. Çok hızlı. Tıpkı dünyanın güneyinde büyüyen ticaret açığı gibi. Dünyanın güneyi buradan bakınca sıcak, egzotik, gizemli, çekici. Ama dünyanın güneyinde, “alt”ta yaşayanlar dünyanın “hızla” büyüyen kısmının aşağıya bakacak vakti olmadığı için “gelişmiş” dünyanın çoktan büyük bir “hızla” geride bıraktığı hastalıklardan ve açlıktan ölüyor. O çok egzotik ve otantik hallerin sebebi aslında daha iyi bir varoluş halinin bilinmemesinden, ya da kuzeyin ve batının kötü birer taklidi olmaktan öteye gidememişlikten. Tablolar, sayılar koyabilirim buraya ama gidin, kendiniz bulun. Havamda değilim.

Dice Kayek ‘te siyah-beyaz ağırlıkta. Gri renge yer yok, her şey çok net ve keskin çizgilerle ayrılmış durumda. Oyunun kurallarını, çizgilerin yerlerini bilmeyen çizgiye basıp oyundan atılıyor. Hiç ağlamayın, el kitaplarını okusaydınız önceden...
Yoksa siz hala 2009 gardrobunuzu oluşturmadınız mı? Bol pantolonlar, kalem etekler, kısa ceketler ve bolerolar giyeceksiniz bu bahar. Kontekstimiz hem tanıdık hem yabancı bir hayal dünyası, dönemleri birbiri ile harmanlayacağız, “anakronistik” olacak her şey. Tıpkı Afrika’nın unutulmuş bir köyünde içme suyundan ve her türlü sağlık hizmetinden mahrum, okulsuz, yarını belirsiz ama cebinde son model cep telefonu olan bir adamla, “medeniyetin” göbeği İngiltere’den ailesi tarafından zorla Pakistan’a götürülen ve evlendirilen, kaçmak isteyince öldürülen Pakistanlı kızla aynı dünyada yaşıyor olma olasığımız ve gerçeğin kuru, katı, çok basit ve çok çapraşık sunumu gibi anakronistik olacak her şey. Eğreti. Göstermelik. Çok yalan, çok boş, bomboş.

Tekno romantik olacağız bu sezon. Çok eklektik, çok kentli, çok sofistike. Sade ve pastel, yumuşak ve nötr, koton, denim, akışkan. Kumaşlarımız Hindistan’dan gelecek. Hızlı moda ürünü giysilerimizi yapan Vietnamlı kadın 8 arkadaşıyla aynı küçük odada kalacak, sabah 5’ten gece yarısına kadar çalışacak, hatalı ürün çıkardığında işten atılacak ve köyünde bıraktığı ailesine para gönderemeyecek. Halbuki tarım arazilerine kurulan fabrika yüzünden artık köylerinde tarım yapılamıyor, zaten önceki yıllarda kesilen ağaçlar yüzünden yağmur da yağmıyor...

Fuşya, somon, lavanta giyeceğiz. Bir yerlerde birileri kimselerin haberi olmadan kendi sessiz kıyametini yaşayacak. Biz küçücük varlığımız ama kocaman heveslerimizle yolumuza devam edeceğiz.

Biraz daha uğraşsak daha boş bir uğraşı yaratabilir miyiz acaba? Elimizle yarattığımız şeye bu kadar kapılmak o kadar ilginç ki... Temel bir ihtiyacı alıp her sene milyarlarca dolarlık ticaret hacmine dönüştürmek yaratıcılığını başka bir yerde kullansak acaba neler olur?

Neyse, gitmem lazım, şehre ineceğim. Dolgu topuk mu giysem acaba? Guatemala’dan geldiği iddia edilen kahvemi içerken gazetemi okuyacağım, sinemaya gideceğim, bütün küresel nimetlerden faydalanırken bir yandan size ve kendime kızmaya devam edeceğim. Kendi içinde çok tutarlı bir tavır, dudak bükmeyin ve burun kıvırmayın, reca ederim... Haftaya 2. bölüm. Başka bir şey yazmaya karar vermezsem.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan...

...ve arkasında güneş doğmayan o büyük kapıdan geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.

Rindlerin Akşamı'nın "ebediyete intikal"i tarif edişini kafamda evirip çeviriyorum iki gündür. Son faslı geçenleri son kez görmek fırsatım olmuyor. Kimini en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum bile. Bugün gideni de.

Aslında bana garip gelen, hep orada olmasına alıştığım herşeyin ve herkesin bu aralar teker teker çözülmesi. Aradaki mesafeden dolayı mı daha çok farkına varıyorum, yoksa sahiden ben geleli (gideli?) aldığım kötü haberler mi arttı? Böyle şeyleri haber vermek için aramaya daha mı hevesli herkes nedir? Daha yakında olsam daha mı az üzülürüm? Ya da elimden bir şey gelir mi?

Elimde olmadan düşünüyorum: cihana bir daha gelmenin hayali avuntudan ya da teselliden daha fazlası olmalı. Bencilce de olabilir, ama söyleyemediklerimi söylemek için bir fırsat daha demek en azından... Neyse. Uzatmamak lazım.


Ben gelene kadar olduğunuz yerde kalın artık. Lütfen...


3 Ocak 2009 Cumartesi

Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)