30 Aralık 2008 Salı

Aurora Borealis



İster bilimsel olarak açıklayın, ister valkyre’lerin ölen savaşçıları taşırken gökyüzüne çarpmalarıyla oluştuğunu düşünün, ister ölen kızılderili ruhları olduğunu söyleyin, isterseniz onlardan bahsettiğinizde gökyüzünden ineceklerini söyleyenlere inanın...Benim için hep gizemli, epey büyülü, hep kuzeyde bir yer, çok Alaska, tanrının kar ve soğuktan başka pek bir şey vermediği yerlere ufak bir kıyağı...

9 Aralık 2008 Salı

Out of My Head



Sometimes I feel
Like I am drunk behind the wheel
The wheel of possibility
However it may roll
Give it a spin
See if you can somehow factor in
You know there's always more than one way
To say exactly what you mean to say

Was I out of my head? Was I out of my mind?
How could I have ever been so blind?
I was waiting for an indication
It was hard to find
Don't matter what I say only what I do
I never mean to do bad things to you
So quiet but I finally woke up
If you're sad then its time you spoke up too

Was I out of my head? Was I out of my mind?
How could I have ever been so blind?
I was waiting for an indication
It was hard to find
Don't matter what I say only what I do
I never mean to do bad things to you
So quiet but I finally woke up
If you're sad then its time you spoke up too

Was I out of my head? Was I out of my mind?
How could I have ever been so blind?
I was waiting for an invitation
It was hard to find
Don't matter what I say only what I do
I never mean to do bad things to you
So quiet but I finally woke up
If you're sad
Then its time you spoke up
Too...

8 Aralık 2008 Pazartesi

Sting & Dalaras: Mad About You

Takıntılıyım bu hafta bu şarkıya. Haydi hep beraber :)



A stone's throw from Jerusalem
I walked a lonely mile in the moonlight
And though a million stars were shining
My heart was lost on a distant planet
That whirls around the april moon
Whirling in an arc of sadness
Im lost without you Im lost without you
Though all the kingdoms turn to sand
And fall into the sea
Im mad about you Im mad about you

And from the dark secluded valleys
I heard the ancient songs of sadness
But every step I thought of you
Every footstep only you
And every star a grain of sand
The leavings of a dried up ocean
Tell me, how much longer? how much longer?

They say a city in the desert lies
The vanity of an ancient king
But the city lies in broken pieces
Where the wind howls and the vultures sing
These are the works of man
This is the sun of our ambition
It would make a prison of my life
If you become anothers wife
With every prison blown to dust
My enemies walk free
Im mad about you Im mad about you

And I have never in my life
Felt more alone than I do now
Although I claim dominations over all I see
It means nothing to me
There are no victories
In all our histories, without love

A stones throw from jerusalem
A walked a lonely mile in the moonlight
And though a million stars were shining
My heart was lost on a distant planet
That whirls around the april moon
Whirling in an arc of sadness
I'm lost without you, I'm lost without you
And though you hold the keys to ruin
Of everything I see
With every prison blown to dust,
My enemies walk free
Though all the kingdoms turn to sand
And fall into the sea
I'm mad about you, I'm mad about you

5 Aralık 2008 Cuma

Ax agera



Ax agera...

Hangi Şehirmişim?

Saçma bulurum testleri genelde ama bu çok komik... Ben hep ankara olduğumu zannediyordum oysa :))


Bazı şehirlerin adı bile başka gelir kulağa, bazen bir kelime sadece tek bir kelime o şehri anlatmaya yeter, hiç görmemiş bile olsanız "benim şehrim o" dersiniz. Çünkü her şehrin kendine has bir kişiliği vardır, tıpkı insanlar gibi. Peki siz hangi şehirsiniz?


"İstanbul
Siz tam anlamıyla bir “İstanbul”sunuz. Eğer İstanbul’da doğduysanız bu sizin için adeta bir şans demek, çünkü zaten başka bir şehirde mutlu olmazmışsınız gibi bir duruşunuz var. İstanbul hiç bir zaman öngörülemeyen karakterdedir, gizemli, cazibeli, büyüleyicidir, tıpkı sizin gibi. Hem geçmişinin izlerini taşır hem bugünü tüm realitesiyle yaşatır. Kim neyi görmek istiyorsa İstanbul’da onu görür. Tanımak, tanımlamak zaman alır. Tüm bunlar da size has özellikler değil mi? Siz nereye giderseniz gidin denizinin kokusuyla, sokaklarının sesiyle, mavi rengiyle İstanbul sizi geri çağırır ve siz bu çağrıyı kulak ardı edemezsiniz. Çünkü siz zaten "İstanbul"sunuz."

24 Kasım 2008 Pazartesi

Birdenbire çıkıverip gel...

Böyle bir şarkı vardı, Ayşegül aldinç söylerdi. Sobada mavi çaydanlıkla çay demlemekten falan bahsederdi. Tuhaf şey, nereden aklıma geldiyse.

Burcumun özelliklerini taşımam bilirsiniz, ama bu aralar kendime "ilginç" gelmeye başladım. İrdeliyorum durumu, merak buyurmayınız. Yakında çözerim. Böyle şarkılar geliyor aklıma sıkça, "ev" imgesini çağrıştıran. Evsiz miyim burada? Hayır. E o zaman?

Biriniz de "sandıktan çıkan lavanta kokulu çarşaflar"la misafir ağırlayan evleri anlatan birşeyler yollamıştı. Arayıp duruyorum ama bulamadım. Şiir de sevmem, sulu gözlü şarkıları da, ağlak filmleri de. Bu aralar kendime çok ilginç gelmeye başladım evet, toparlanmam lazım. Melankoli sanırım bunun adı, yakında geçer...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Sızı

İlk uyuşukluğu geçtikten sonra uğurlamanın sancısı çöker kalır ya... Sonra, çok sonra ama, ağır ağır, sancı yerini ince bir sızıya bırakır... O sızı yer eder, kendini belli etmek için bahaneye bakar ya hani... Her birimizin bir yanını eksik bırakır giden giderken, geri gelemeyeceği yerden haber beklerken zaman inadına yavaş geçer... Sen beklerken, buradayım ben de, sızını paylaşmak için.

20 Kasım 2008 Perşembe

Baska Bir Kedi...

Erol Hocamdan bugun gelen bir e-posta sayesinde bir dergi kesfettim. www.solakkedi.com
Borges'in satirlarini da oradan buraya aktarmadan edemedim...



Tanrının Elyazısı
Jorge Luis Borges

Zından derindir, taştır; gerçi zemin (ki o da taştır) tam anlamıyla geniş bir çember sayılamaz ve bu olgu her nedense bir kıstırılmışlık ve onun yanısıra bir bitimsizlik duygusu çağırır ama yapının biçimi hemen hemen kusursuz bir yarıküredir. Ortadan bir duvar geçer; çok yüksek olmasına karşın bu duvar mahzenin üst kısmına ulaşamaz; hücrelerin birinde ben varım. Pedro de Alvarado’nun ateşe verdiği Quaholom piramidinin büyücüsü Tzinacan’ım ben; öbüründe, tutsaklığın zamanını ve uzamını sinsi, düzenli adımlarla arşınlayan bir jaguar var. Zeminden başlayan parmaklıklı koca bir pencere ortadaki duvarı kesiyor. Gölgesiz saatte (öğleüstü) tepelerdeki tavandan bir kapak kalkıyor, yılların gitgide silikleştirdiği bir gardiyan, oluklu çarkı çevirerek bize bir halatın ucunda su testileri, et parçaları sarkıtıyor. Işık sızıyor mahzene; o an jaguarı görebiliyorum.

Karanlıkta yattığım yılların sayısını unuttum; bir zaman genç, bu zındanda volta atabilen benken, şimdi beklemekten, hem de ölüm-duruşunda, tanrıların kararlaştırdığı yazgımı beklemekten başka bir şey elimden gelmiyor. Zamanında, ışıltılı, oluklu bıçağımla kurbanların göğsünü deşmiştim. Oysa şimdi, bir büyü yetişmezse şu toz-topraktan yekinecek gücüm yok.

Piramidin yakıldığı gece, görkemli atlardan inen adamlar, beni kızgın demirlerle dağladılar, gizli bir hazinenin yerini almak istediler ağzımdan. Tanrının putunu gözlerimin önünde yere çaldılar ama tanrı beni bırakmadı, ben de işkencelere sessizce katlandım. Beni kamçıladılar, hırpaladılar, sakat bıraktılar ve neden sonra ölümlü yaşamım süresince asla dışarı çıkamayacağım bu zındanda gözlerimi açtım.

İlle de bir şeyler yapma, ne yapıp edip zamanı doldurma çaresizliğinin kışkırtısıyla, kendi karanlığımda, bildiklerimin tümünü anmaya çalıştım. Bitimsiz geceleri, taşa-oyulma yılanların sırasıyla sayısını ya da şifalı bir ağacın şaşmaz biçimini anmaya adadım. Böylece geçen yılların gönlünü aldım gitgide, böylece aslında benim olanı yeniden ele geçirdim. Bir gece çok özel bir anının eşiğine yaklaştığımı sezdim; denizi görmeden önce yolcu, kanında bir hızlanma duyar. Saatler sonra bu anının dış çizgilerini seçmeye başladım. Bir ayetti. Tanrı, zamanın sonunda yağma ve yıkım geleceğini önceden görerek, daha Yaratılış’ın ilk gününde bu kötülükleri savuşturacak güçte tılsımlı bir tümce yazmıştı. Öyle yazılmıştı ki bu tümce, en ötedeki kuşaklara erişebilecek, raslantının oyununa düşmeyecekti. Kimse onun nereye, nasıl harflerle yazıldığını bilmiyor, ama gizliden varolduğu, bir gün bir cennetlikçe okunacağı kesin. Her zamanki gibi şimdi de zamanın sonunda durduğumuzu düşündüm; yazgımın, tanrının son rahibi sıfatıyla beni bu elyazısını sezgileme ayrıcalığıyla donatacağını düşündüm. Zından duvarları arasına kıstırılmam, umudumu engellemiyordu; belki de Quahalom elyazısını daha önce bin kere görmüştüm de şimdi yalnızca sırrına ermem gerekiyordu.



Bu dalıp gitmeler yüreklendirdi beni, sonra da bir çeşit başdönmesiyle doldurdu. Yeryüzü, baştan başa epeski biçimlerle kaplıdır, bozulmayan, sonsuz biçimlerle; aradığım simge onlardan herhangi biri olabilirdi. Bir dağ olabilirdi tanrının söylemi, bir ırmak, ya da imparatorluk ya da yıldız kümeleri. Ne var ki yüzyılların sürecinde dağ yassılır, ırmak yatağını değiştirir, imparatorluklar başkalaşmalara uğrayarak alaşağı edilir ve yıldız kümelenişleri değişir. Gökkubbede değişme vardır. Dağ ve yıldız bireydirler ve bireyler yokolur. Daha direngen, daha etkilenmez bir şey arıyordum ben. Gelmiş geçmiş tahıl, ot, kuş, insan kuşaklarını düşündüm. Belki de o tılsım, sonunda benim yüzüme yazılacaktı, belki de arayışımın bitimi kendimdim. Bu kuruntuyla kavrulurken birdenbire jaguarın, tanrının niteliklerinden biri olduğunu anımsadım.

O an içim acıyla doldu. Zamanın ilk sabahı gözlerimin önüne geldi; oyuklarda, şekerkamışı tarlalarında, adalarda durmaksızın sevişip üreyecek jaguarların canlı derisine tanrının bildirisini gizleyişi ve böylelikle son insanlara devredişi geldi gözlerimin önüne. Bu tasarıyı sürdürme adına otlaklara, sürülere ürkü salan kaplanlar, o tıklım tıklım kaplanlar labirenti geldi gözlerimin önüne. Öbür hücrede bir jaguar vardı, onun bunca yakınında, varsayımımın doğrulandığını, gizli bir kayraya kavuştuğumu algıladım.

Uzun yılları, beneklerin düzenin, kümelenişini öğrenmeye adadım. Karanlığın her döneminde anlık bir ışık bağışlanıyordu ve ben böylece sarı kürk boyunca akan kara lekeleri titizlikle saptıyordum. Bir bölüğü sivri uçluydu, bir bölüğü bacakların içinde çaprazlama hatlar oluşturuyordu; daha başka bir bölük, halhal biçimliler, sık yineleniyordu. Belki de bunların tümü tek bir ses, tek bir sözcüktü. Çoğunun ucu kırmızıydı.

Zorlu çabamın güçlüklerini sayıp dökecek değilim. Kaç kereler mahzene doğru haykırdım, bu metni çözmek olanaksızdır diye. Gitgide, uğrunda ter döktüğüm somut bulmaca, tanrının yazdığı bir tümcenin tür-başlatıcı bulmacasından daha az tedirgin etti beni. Saltık bir kafa (diye sordum kendime) ne çeşit bir tümce kurar? İnsan dillerinde bile evrenin tümünü imlemeyen tek önerme yoktur diye düşündüm, kaplan dendikte, onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle kumrular, o geyiğin beslendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gök de denmiştir. Tanrıların dilinde her sözcüğün o sonsuz olgular zincirini açıklayacağını düşündüm, üstelik üstü-kapalı değil, apaçık bir biçimde, zamanla bağımlı olarak değil, anında. Zamanla, tanrısal tümce düşüncesi, çocukça, hatta kafirce geldi bana. Bir tanrının, diye düşüncelere dalıyordum, ağzından çıkan her sözcükte saltık bir tamlık olacaktır. Onun ağzından çıkan hiçbir sözcük, evrenden aşağı, ya da zamanın toplamından az olamaz. İşte o sözcüğün, bir dili, o dilin kapsayabileceklerini karşılayacak gölgeleri ya da kusurlu suretleri de zavallı, hırslı insan sözcükleridir, hepsi, dünya, evren.

Bir gün ya da bir gece —benim günlerimle gecelerim arasında ne ayrım olabilir ki?— zındanın zemininde bir kum tanesi gördüm düşümde. Önemsemedim, yine uyudum, düşümde uyandığımda, zeminde iki kum tanesi vardı. Yine uyudum, kum tanelerinin sayısının üçe yükseldiğini gördüm. Böyle çoğalıyor, sonunda zındanı dolduruyorlardı, ben de o kum yarıküresinin altında ölü yatıyordum. Düş gördüğümü kavradım; büyük bir çabayla silkindim ve uyandım. Uyanmanın yararı yoktu; sayısız kum taneleri boğuyordu beni. Biri dedi ki: “Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmalıdır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin.”

Yitmiştim sanki. Kumlar dolmuştu ağzıma, yine de haykırdım: “Düşlerin bir kum taneciği öldüremez beni, ne de düşler vardır düşler içre.” Bir ışık yalazında uyandım. Tepedeki karanlıkta bir ışık halkası büyüyordu. Gardiyanın yüzünü, ellerini gördüm, oluklu çarkı, halatı, et parçalarını, su testilerini.

Kişi, yazgısının biçimlenişinden şaşkına döner gitgide, nereden bakılsa kişi, içinde bulunduğu koşullardır. Bir şifre-çözücü ya da bir öc-alıcı, tanrının bir rahibi olmaktan öte bir tutukluydum ben. Düşlerin labirentlerinden, sılaya dönercesine döndüm acımasız zındanıma. Onun ıslaklığını kutsadım, kaplanını kutsadım, o ışık sızıntısını kutsadım, kendi ihtiyar, acılı bedenimi kutsadım, karanlığı ve taşı kutsadım.

Sonra unutamayacağım, iletemeyeceğim o şey oldu. Tanrısalla, evrenle (bu sözcüklerin anlamlarında bir ayrım var mı, bilmiyorum) birlik gerçekleşti. Doruk-coşku, simgelerini yinelemez; Tanrı, bir yalazda, bir kılıçta ya da bir gülün halkalarında görülmüştür. Ben çok ulu bir tekerlek gördüm, gözlerimin önünde değildi, arkamda da değildi, iki yanımda da değildi, ama her yerde aynı andaydı. Sudan yapılmaydı bu Tekerlek, sudan ve ateşten, ayrıca (ucu göründüğü halde) sonsuzdu. Gelecek, şimdi, geçmiş ne varsa, içiçe biçim veriyorlardı ona, ben o toplam dokunun ipliklerinden biriydim, işkencecim Pedro de Alvarado da bir başkasıydı. Nedenlerle sonuçlar apaçık ortadaydı işte, hepsine akıl erdirebilmek için o Tekerlek’i görmem yetmişti, sonu olmayanı. Ey anlayışın mutluluğu, imgelemi ve duygulanımı aşan mutluluk. Evreni gördüm, evrenin çok özel tasarılarını gördüm. İngiliz Kilisesi Kitabı’nda anlatılan kaynağı gördüm. Sulardan yükselen dağları gördüm, ilk orman adamlarını, onlardan yüz çeviren sarnıçları, yüzlerini paralayan köpekleri gördüm. Öteki tanrıların arkasına gizlenmiş yüzü-belirsiz tanrıyı gördüm. Bir tek esenliği oluşturan sonsuz süreçler gördüm ve hepsini anlayınca, kaplanın elyazısını da anlayabildim.

On dört gelişigüzel sözcükten (gelişigüzel görünen) oluşan bir formül bu, onu bir kerecik yüksek sesle söylesem, gücüm tanrı-gücüne ulaşacak. Onu söylemek bu taş zındanı ortadan kaldırmaya, geceme günışığı salmaya, gencelmeme, ölümsüzleşmeme, kaplanın dişlerinin Alvarado’yu öğütmesine, kutsal bıçağın İspanyolların göğsünü deşmesine, piramidi yeniden kurmaya yetecek. Tam kırk hece, ondört sözcük ve ben, Moctezuma’nın bir zamanlar yönettiği toprakları yönetebilirim. Ama bu sözcükleri söylemeyeceğimi biliyorum, çünkü Tzinacan’ı ansımıyorum ki artık.

Kaplanların derisine işlenen giz benimle öle! Evreni görmüş olan, evrenin ateşli tasarılarını gözlemiş olan, tek kişiyle, o kişinin bahtı ya da bahtsızlıklarıyla sınırlı düşünemez ki, kendisi özbeöz o olsa da. O adam bir zamanlar kendisiydi, ama artık umurunda bile değildir. Ötekinin yaşamı, ötekinin ulusu nedir onun gözünde, kendisi artık hiç kimseyse. İşte bu yüzden formülü dile getirmiyorum, bu yüzden, burada bu karanlıkta yatarak günlerin unutuşa gömmesine bırakıyorum kendimi.


Künye: Jorge Luis Borges, “Tanrının Elyazısı”, Ölüm ve Pusula, Çeviren; Tomris Uyar, Ada Yayınları, 1982.
resim : http://cyrano.blog.lemonde.fr/files/2008/01/jorge-luis-borges.1200837199.jpg
resim : http://gunlerintortusu.com/wp-content/uploads/2006/07/kaplan.jpg

6 Kasım 2008 Perşembe

Boş Bank



Bugün yine Lindow'a gittim (Lindow, Gal dilinde Kara Göl demek. Artvin'dekilerle yarışamaz tabii). Gölün etrafında bütün gün bomboş duran, birilerini bekleyen banklar var. Birine oturup, rüzgarın ve hatta düşen yaprakların sesini bile duyabileceğiniz sessizlikte, yanımda oturmasını istediğim insanları düşündüm. Çok kalabalık olduk birden. Sonra artık çok istesem de yanımda oturamayacak olanları düşündüm. Çok yalnız hissettim birden, çok üşüdüm...

Ve yine, her sefer, sıcacık bir bardak çay içerken, manzaranın keyfini çıkarırken, güzel bir film izlerken, güzel bir şarkının tadına varırken olduğu gibi, banktaki sessizliği de onlar için biraz daha dikkatle dinledim, her ayrıntısını biriktirerek, olur da bir gün anlatmaya fırsat bulurum diye...

4 Kasım 2008 Salı

Ege'nin Teyzesi



Teyze olduğumu söylemediğim kimse kaldıysa şimdi öğrenin :)

18.10.2008 itibariyle dünya Ege Bey'i de ağırlıyor artık, hoş geldi, sefalar getirdi. Ömrü uzun, sağlıklı, huzurlu olsun, kimseler üzmesin.

Tabii bu küçük insanın teyzesi olmak kendisini şımartma ve annesinin hayır dediği her şeye evet deme hakkını veriyor bana :)) Serserilik yapacağız, dünyayı gezeceğiz, sandalyeye yapıştırıcı sürmek gibi bir sürü eğlenceli suç ortaklığını saymıyorum bile...

Henüz küçük adamı göremedim, ama hayatımıza şimdiden renk geldi, anneye teşşekürlerimle :)

Not: Beni teyze olma mutluluğuna eriştirecek başka insanlar da var tabii, sekiz gözle bekliyorum ;)

3 Kasım 2008 Pazartesi

Mançhester...Ben Geldim :)



Geldikten sonra düzenli olarak yeni hayatımı bloglarım diye söz vermiştim biliyorum ama bir türlü vakit bulamadım, pek de canım istemedi açıkçası :)




“Yeni” hayatın en güzel yanı her şeyin yeni oluşu, her şey hep yeni, sakin ve güzel kalsa keşke... Alışmak insanı bağlı/bağımlı yapıyor, kısıtlıyor, atıllaştırıyor. Sürekli bir yük taşır gibi... Alışmak kanıksamak değil de bulunduğu yerde rahat hissetmek, ya da en azından rahatsız hissetmemekse, buraya alıştım.



Ama alışma süreci geçirmedim, tuhaftır, sanki hep buradaymışım gibi. Kaldığım evdekilerin etkisi büyük tabii, sürekli bir aktivite, sürekli yeni insanlar ve her akşam harika kekler :)) Evin hemen arkasında bir göl var, hafta sonları bisikletle oraya gidiyorum. İnanılmaz huzurlu, huzura çok ihtiyacım varmış, yenilenmiş gibi hissediyorum. "Alıştığım" yerde kendimi "az" ve hatta "hiç" hissetmeye başlamıştım, tebdil-i mekanda gerçekten ferahlık varmış.





Kampüste international society’e üye oldum, tüm öğrenciler arasından 32 kişi seçtiler, 8’li gruplar halinde “get to know each other” çalışmaları yapıyoruz (evet 32’den biri benim). Yine aynı ekiple latince öğrenmeye başlıyoruz. Akademik departmanları “cluster” diye adlandırdıkları gruplarda toplamışlar, her cluster 4 departman içeriyor, bizim cluster 55 kişi. Departmanda ise 4 kişiyiz sadece, ben, bir Koreli, bir İngiliz (burada gerçekten çok nadir bulunuyorlar) ve bir Kanadalı. Sınıf arkadaşlarım fena “çocuklar” değiller, ama çocuklar tabii. Onları gördükçe kendi 22 yaşımı düşünüyorum, şimdi olsa yine aynı şeyleri yapar mıyım diye. Sanırım ikinci kez düşünürüm bu sefer.

Şimdilik bu kadar, yazacak bir şeyler biriktirmeliyim. Until then, iyi olun...











Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)