11 Mayıs 2007 Cuma

O Canada!

-Ey ahali ! Kanada’yı nasıl bilirsiniz?
-İyi biliriz…
-Bilmem.
-Sen bilirsin…

Siz nasıl bilirsiniz? Ben, tabi beyazcamın etkisiyle gayet rustik, ABD sınırında olması dolayısıyla biraz Kuzeyde Bir Yer, biraz milli park, at sırtında Kanada polisi falan beklediğim için beklentim gerçekleşmedi =) Baktığınız her yerde, her türlü yiyecek ve içeceğin içinde akçaağaç yaprağı var ama, haklarını yemeyeyim.

Rivayete göre Charles Dickens, Kanada'yı, "umudun ve kendini güvende hissetmenin vatanı" olarak tanımlamış. Yalan söylemiş. Ne umut ne bir güven hissi. Ceren bünyesi İstanbul’u özler mi? Uçaktan inince toprağı öpme hareketi yapmak istedim inanın, ama kalabalıktan utandım. Fatih köprüsünü geçerken gözlerim doldu. Ankara ahalisi bu duyguyu yadırgayacaktır ama anlayın beni =)

Yine tersten başladım… Kanada hakkında biraz sıkıcı/ansiklopedik bilgi verip anılarıma geçeyim. Kanada ile ilgili olarak Vikipedi böyle buyurmuş: “Kanada, eski adı ile Kanada Dominyonu, Kuzey Amerika kıtasının en kuzeyindeki ülkedir. 10 eyalet ve 3 bölgeden oluşur, parlamenter demokrasi ve anayasal monarşi ile yönetilen ve 1867'de kurulan bir federasyondur. Devlet Başkanı ve hükümdarı “Kanada Kraliçesi” sıfatı ile Kraliçe II. Elizabeth'dir. Kraliçe'nin Kanada'daki temsilcisi Genel Vali'dir ve genellikle emekli olmuş eski politikacılar veya diğer seçkin Kanadalılar arasından Başbakan önerisiyle Kraliçe tarafından atanır. Başkenti Ottawa'dır. Eski bir Fransız ve İngiliz kolonisi olan Kanada, hem Frankofon, hem de İngiliz Milletler Topluluğuna bağlıdır. Ekonomisi geleneksel olarak yüksek miktarlardaki doğal kaynaklarına dayalıdır, fosil yakıt kaynakları, nükleer enerji üretimi ve hidroelektrik güç üretim imkanları ile enerji bakımından genelde kendine yeterlidir.

Kanada adı bir Iroquoian kelimesi olan ve “köy”, “yerleşke” ya da “kulübeler topluluğu” anlamındaki “Kanata”dan geliyormuş, Kanada'da en az 10,000 yıl boyunca İlk Halklar olarak tanınan yerliler yaşamış ve talihli Avrupalı ziyaretini Vikingler gerçekleştirmiş, daha sonra sevgili Fransızlar 16. ve 17. yüzyıllarda “yerleşmeye” karar vermişler. Kendine ait olmayan yere göz dikip yerleşme kibirine daha genel bir bakışla daha sonra değineceğim, şimdilik Kanada ve Kanadalılar’ı bu anlamda rahat bırakayım.
Ulusal mottoları A Mari Usque Ad Mare , latince kökeni "Et dominabitur a mari usque ad mare, et a flumine usque ad terminos terrae." , yani “Hakimiyeti denizden denize uzanacak, nehirlerden dünyanın ucuna kadar…”. Gerçi bu söz söylendiğinde sanırım dünyanın tepsi gibi dümdüz bir oluşum olduğuna inanılıyordu, ama papa 1921’de bu "denizden denize” kısmını Kanada’nın ulusal mottosu olarak uygun görmüş. Gelelim gidip görme şerefine nail olduğum (!) şehre…

3 milyon nüfusu var Toronto’nun, bunun içinde 80’den fazla etnik topluluk var. Bunun bir kenti çok kültürlü vb. yapması beklenir ama ben bol bol Thai restoranından başka şehir kültürüne bir katkısını göremedim. Benim kütlüğüm bu herhalde, çünkü UNESCO, Toronto’yu hem de bir değil tam üç kez dünyanın yaşanacak en iyi şehri seçmiş. Üstelik iddiaya göre halkı da son derece arkadaş canlısı ve yardımsevermiş. Sabrediyorum ilerleyen satırlarda Toronto insanına değineceğim.

Efendim Kanada’ya gidiş sebebimiz, yıllık IFFTI (moda ve teknoloji kurumları federasyonu) konferansı idi. Yol arkadaşım E. ile birlikte aktarmalı uçuşumuza başladığımızda sıkıcı bir yolculuk olmayacağını bilmiyorduk elbette. İlk uçak bir AirBus’tı, 3 kişilik koltuklar, yanımızda da bir adam. Toronto haritalarına bakıyoruz, nereye gitsek nereyi görsek, kalacağımız yerle konferans mekanının arası ne kadar diye cıvıldaşırken, yanımızdaki bünye de neşemize katılmak istemiş olacak ki, konuya girdi: “Toronto’ya mı gidiyorsunuz?” Hayır canım yolda ineceğiz biz. Tabii ki yolculukta nemrutlaşan ve bu tür soruları suratsız ve yanıtsız karşılayan Ceren insanı yerine yol arkadaşım yanıtladı. Sorular devam etti, komşu/yolcu bir yandan de kendini tanıtmaya başladı. Mesleği falan derken “Sizi orada karşılayacak kimse var mı?” sorusu geldi, ani ve ortak yanıt “VAR!”.

Aktarmamızı yaptık, yeni uçağımız yerleştik, izlenecek filmleri tarıyoruz… Bu sefer koltuk ikili, maceralı komşu falan da yok. Sağımızda da bir 3’lü var, tahminlerimize göre adam ve kadınlardan daha genç olan evli, yaşlı olansa adamın annesi. Kupkuru ve kahverengi ve sariler içindeki bu kadın, yol boyu onlarca kez yerinden kalkıp tuvalete gitti, sanırım (ne kötü niyetliyim) çoğu sadece genç olanı yerinden kaldırmak içindi, çünkü her sefer ikisi birlikte kalkıyor, genç olan onu kapıda bekliyor ve yerine geri getiriyordu. Bir ara türbülans sırasında “lütfen yererinizde kalın” anonsuna rağmen yerlerine oturmadıklarını gören hostes yanlarına gidip uyardı. Kocaman göbekli, SIMPSONS’un APU’suna birebir benzeyen adam, bizi bir şekilde kendine yakın hissetmiş olacak ki ete kemiğe bürünmüş bir APU edasıyla (lütfen aksanı hatırlayın =)) “Sri Lankan, language problem” dedi. Ruh halimi anlatamam =)

Biz bir yandan film izleyip bir yandan az evvelki olayın kritiğini (!) yaparken, sağ cenahımda kim belirdi dersiniz? Bir önceki uçakta yanımızda oturan adam. Freddy geri döndü… “Nasıl gidiyor?” Belli ki ayrı geçirdiğimiz onca saatte biz kendisini hafızamızdan silme girişiminde bulunurken (bir ölçüde de başarılı olmuşken) o kendi kendine bizimle bir samimiyet geliştirmiş. Beni bulur zaten böyle vakalar… Açılışın ardından insani bir girişimle devam etti arkadaş, “sizin kalacak yeriniz var mı oralarda?” Arkadaş diyorum çünkü o ana kadar bizlere ism-i alisini bahşetmiş değil (Evet bu Türkçe kökenli olmayan sözcükler tamamen anlık kültürel etkileşim ürünü) “Zor durumda kalırsanız…” diyerek, ıslanıp kurumuş bir peçeteye birşeyler çiziktirip bıraktı. Tabii ki almak niyetinde değildim, ama ne olur ne olmaz diye bir de baktık… adı “Sefil”. Evet. Ebeveynin çocuğunun hayatına yapacağı en büyük etki bu mudur? Budur, hayatı boyunca ezik kılmak!

Otele yerleştikten sonra bittabii keşif turu. Victoria binalarından hazzetmem biliyorsunuz. Tam da benim sevmeme sebebim yüzünden bu binalar Toronto’yu karanlık ve kasvetli gösteriyordu: kararmış tuğlalı, eski suratlı, bakımsız binalar. Geçici yerleşke izlenimi veriyor bana, her yerdeki onlarca mutsuz işini sevmeyen göçmen de bu görüşümü pekiştiriyor. Pek o kadar mutlu gururlu huzurlu bir yer de değil açıkçası.

Dönüş yolunda konuştuğum taksi şoförü Cameron, Jamaika’lıydı. Sarışındı ama “ağzımı açıp konuşmaya başlar başlamaz “nerelisin?” diye soruyorlar. Onlardan değilsin, bunu hep hissettiriyorlar” dedi. Radyoda, televizyonda sürekli takip ettiğim cinayet, gasp, adam kaçırma hikayeleri de cabası. Üstelik beklediğimi de bulamamışım, tek tük ağaç, bitki görmek isterseniz botanik parkına gidiyorsunuz, hani great outdoors? Ağzıyla kuş tutsa yaranamaz Toronto.

Konferans için gittik demiştim, işimi detaylandırmama gerek yok ama sizi ilgilendirecek highlightları iki cümleyle geçeyim: Katolik üniversitesinden gelen; giyimi ve onaylamaz tarih öğretmeni bakışları ile pek tonton görünmeyen yaşlı rahibe, “Extreme Fashion” konulu konuşmalar dizisinden “Moda ve Fetiş” konulu olanına girdi; fotograf alamadım ona yanarım, ödül alırdı... Bir de, anneannemin günlerini hatırlayanlar (kendi anneannenizinkini de hatırlasanız olur) bu konferansta hiç yabancılık çekmediğimi bilin; çay-kahve-kek ve cıvıldayan teyzeler.

Konferastan arta kalan zamanlarda şehri gezdik, eğlendik de, ama yanımda biri olmasa çekilir gibi değildi doğrusu. Her yerde starbucks var, her yerde! Strateji bu sanırım, oldukça da başarılı: nereye gidersen git starbucks, evinde olsan da olmasan da yabancı hissetmiyorsun. Bir de, bitkileri koruma altına aldıkları bahçelerden bahsetmiştim, otele yakın olana gittim. 70 yaşlarında tonton bir teyze vardı, Denise. Fotograf çekerek dünyayı geziyordu. Pbase.com/dchip adresinden fotograflarını görebilirsiniz…

Delisi de çok bu arada Toronto’nun. İkisini birleştiren bir anımızı aktarıp geçiyorum. Bir akşam küçücük bir İtalyan’da yemek yiyoruz. Kalamar nefissss, Kanada Ale’i deniyorum, kokusu tadı muhteşem. Mekanın bar kısmında da bir takım insanlar yüksek sesle gülüp etrafı rahatsız etme yeteneklerini sınıyorlar. Yanımızdaki masaya gayet irikıyım bir adam oturdu. Garson kız yanına gidip niye barda her zamanki yerinde oturmadığını sordu, belli ki adam müdavim. Siparişi şöyleydi: “Her zamanki gibi vişneli-çikolatalı, onun yarısına geldiğimde de diğerinden”. Düşündük, kızcağız zaten tek çalışıyor bir de bunun yarılayıp yarılamadığına mı bakacak diye. Meğer daha beteri geliyormuş bilememişiz… 3 bardak geldi. İkisi büyük bira kupası, biri de beyaz şarap kadehi. Üçüne de bira doldurdu garson, sonra gitti. Bizdeki şoku tahmin edin ! Ama daha bitmedi, hayır. Daha bunun şaşkınlığını yeni atmışken arkadaşım “adam yazar herhalde” dedi. Niye ki? “devamlı eline doğru konuşuyor, elinde kayıt cihazı var herhalde…”. Eyvahlar olsun, adamın elinde kayıt cihazı falan yok. Bardakların her birinden sırayla bir yudum alıyor, bu arada da koyu bir sohbete dalmış masada “olmayan” insanlarla. Neyse, kalkarken de montumu bardaklarına doğru savurmuşum, az kalsın yıkıyordum ortalığı. Ertesi gün ne olsa beğenirsiniz? Arkadaşı yolda gördük, üstelik bizi tanıdı! İyisi beni bulmaz delisi peşimden ayrılmaz isimli güzide şarkıyı da niye pelesenk ettiğimi bir kere daha anladıktan sonra, bir sonraki aşamaya geçebiliriz…


Son gün yalnızdım, kararlıyım great outdoors, beni bekle Canadian Rockies! Ama heyhat… Bir kere kime sorsam, Hamilton isimli kasabayı öneriyor. En yakını o. Oraya gidile! İstasyona gidiyorum, otelden çıkış yapmışım valizimi istasyonda bırakıp öyle devam edeceğim. Gel gör ki ne görünürde emanet dolabı var, ne turist bilgi standlarında dolabın yerini bilen biri… Valizimi çeke çeke istasyona iniyorum, bu sefer trenlerin saatleri uymuyor. Ah benim inadım, git oteline uyu, sinemaya falan git, değil mi? Hayır… Otobüs terminaline gittim ben. İlk otobüsle Hamilton’a, yolda çok övündükleri üzüm bağları var, şarap yapıyorlar otoban klenarında egzos dumanına boğulan yarım metrelik bitkinin üzümlerinden ve çok da övünüyorlar. Broşürlerdei fotografları görseniz cennette yetiştiklerini zannedersiniz. Bu da yalan, tanrım Kanada’nın her imgesi içi boş bir reklam mucizesi mi? Ben mi huysuzum yoksa cidden aksilikler zincirleme mi? Yarabbi burada da emanet dolabı yok, üstüne üstlük Toronto’nun küçük ve kötü bir parodisi Hamilton. Ormanlık kısımsa 1 saat uzaklıkta, ve oraya giden araç yok. Sinirlenmiyorum, sakinim =) Ne yapılır böyle bir durumda? Niagara’ya bir bilet alınır, orada bir emanet dolabı bulunur, valiz oraya bırakılır ve Niagara kasabasının içinde bir donut+kahve keyfi ardından meşhur şelaleye inilir. Bu şelalenin insan yapısı olduğuna dair şehir efsaneleri vardır biliyorsunuz. Neyse. Mona Lisa’yı gördüğüm an verdiğim tepkiyi verdim Niagara'ya da: “Bu muymuş ???”

Çok görkemli, heybetli bir şeyler bekliyordum, kirlilikten kararmış kar birikintileri ve donmuş bir nehir buldum. Sanırım çok soğuk ve yağmurlu bir günde gitmenin etkisi, şelalenin içine inen otobüsler varmış, tam suyun döküldüğü yerin arkasından izlenebiliyormuş manzara. O gün çalışmıyordu. Geri dönmek için otobüs durağını ararken, ana caddenin arkasındaki sokakların tamamen farklı bir yere ait gibi göründüğünü fark ettim. Route 66’lı filmleri bilirsiniz. Küçük asma katlı moteller, önünde “vacancy” yazan tabelalar, dandik oda kapıları, bir de köy bakkalı tadında “convenient store” lar, ingiliz anahtarından dondurmaya, halattan çay fincanına her şey var… Otobüs durağında tanıştığım Dave, ses mühendisiydi sanırım, ortağıyla birlikte film müzikleri yapıyormuş stüdyosunda. Toronto’ya yerleşmek lazım dedi. Onların küçük kasaba çocuklarının hayali de Toronto, eskiden artiz olacak yurdum genci, şimdi her aklına esen nasıl İstanbul’a akın ediyorsa, Kanada’nın taşı toprağı altın şehri de Toronto zahir…

Toronto dönüş yolculuğum, tam anlamıyla küreseldi. Kana’dan kalkıp Frankfurt’a giden bir uçakla, uzak duğu mamulü battaniyeler, İspanya’dan gelen tereyağı, Amerika’dan gelen kaynak suyu, İtalyan peyniri ile yenen yemek ve bir Hollywood filmi sonunda, işte yine geldim İstanbul.

Sonsöz: Turistik gezi için Toronto’ya gidilmez. İş/eğitim için de zorunlu gidecekseniz rica ederim başka yer seçiniz.









Not: Hoş bir sürpriz olaraki, son gün TV kanalları arasında zap yaparken Kuzeyde Bir Yer’in izlemediğim harika bir bölümüne rasladım =)

Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)