26 Aralık 2006 Salı

DICKENS' DUBLIN - LOREENA MCKENNITT

I walk the streets of Dublin
It's 1842
It's snowing on this Christmas Eve
Think I'll beg another bob or two
I'll huddle in this doorway here
Till someone comes along
If the lamplighter comes real soon
Maybe I'll go home with him.

Maybe I can find a place I can call my home
Maybe I can find a home I can call my own

The horses on the cobbled stones pass by
Think I'll get one, one fine day
And ride into the countryside
And very far away
But now as the daylight disappears
I best find a place to sleep
Think I'll slip into the bell tower
In the church just down the street

Maybe I can find a place I can call my home
Maybe I can find a home I can call my own

Maybe on the way I'll find the dog
I saw the other night
And tuck him underneath my jacket
So we'll stay warm through the night
And as we lie in the bell tower high
And dream of days to come
The bells o'erhead will call the hour
The day we will find a home.

RIME OF THE ANCIENT MARINER - S.T. COLERIDGE

...Alone, alone, all all alone
Alone on the wide wide Sea;
And never a saint took pity on
My soul in agony...

...Oh sleep ! it is a gentle thing,
Beloved from pole to pole !
To Mary Queen the praise be given !
She sent the gentle sleep from Heaven,
That slid into my soul...

...The loud wind never reached the ship,
Yet now the ship moved on !
Beneath the lightning and the Moon
The dead men gave a groan.

They groaned, they stirred, they all uprose,
Nor spake, nor moved their eyes ;
It had been strange, even in a dream,
To have seen those dead men rise.

THE STOLEN CHILD - W.B. YEATS

WHERE dips the rocky highland
Of Sleuth Wood in the lake,
There lies a leafy island
Where flapping herons wake
The drowsy water rats;
There we've hid our faery vats,
Full of berrys
And of reddest stolen cherries.
Come away, O human child!
To the waters and the wild
With a faery, hand in hand,
For the world's more full of weeping than you can understand.

Where the wave of moonlight glosses
The dim gray sands with light,
Far off by furthest Rosses
We foot it all the night,
Weaving olden dances
Mingling hands and mingling glances
Till the moon has taken flight;
To and fro we leap
And chase the frothy bubbles,
While the world is full of troubles
And anxious in its sleep.
Come away, O human child!
To the waters and the wild
With a faery, hand in hand,
For the world's more full of weeping than you can understand.

Where the wandering water gushes
From the hills above Glen-Car,
In pools among the rushes
That scare could bathe a star,
We seek for slumbering trout
And whispering in their ears
Give them unquiet dreams;
Leaning softly out
From ferns that drop their tears
Over the young streams.
Come away, O human child!
To the waters and the wild
With a faery, hand in hand,
For the world's more full of weeping than you can understand.

Away with us he's going,
The solemn-eyed:
He'll hear no more the lowing
Of the calves on the warm hillside
Or the kettle on the hob
Sing peace into his breast,
Or see the brown mice bob
Round and round the oatmeal chest.
For he comes, the human child,
To the waters and the wild
With a faery, hand in hand,
For the world's more full of weeping than he can understand.

JEM-THEY

Who made up all the rules
We follow them like fools
Believe them to be true
Don't care to think them through

I'm sorry so sorry
I'm sorry it's like this
I'm sorry so sorry
I'm sorry we do this

And it's ironic too
Cos what we tend to do
Is act on what they say
And then it is that way

I'm sorry so sorry
I'm sorry it's like this
I'm sorry so sorry
I'm sorry we do this

Who are they
where are they
how can they possibly
know all this
Who are they
where are they
how can they possibly
know all this

Do you see what I see
Why do we live like this
Is it because it's true
that ignorance is bliss

Who are they
where are they
how do they
know all this
I'm sorry so sorry
I'm sorry it's like this

Do you see what I see
Why do we live like this
Is it because it's true
that ignorance is bliss

who are they
where are they
how can they
know all this
And I'm sorry so sorry
I'm sorry we do this

29 Kasım 2006 Çarşamba

LOST & FOUND

Hayatınızda duyabileceğiniz en klişe, en sıkıcı, en statik ve en kısıtlayıcı sorulardan biridir “ıssız bir adada kalsan…” sorusu. Bizim konumuz pek de ıssız olmayan tropik bir adada kalakalan insanlar.

Televizyonun karşısında geçince izleyecek çok fazla şey bulamıyorum, çünkü ekran özensiz, zekadan yoksun, ucuz, tam aptal kutusuna yaraşır programlarla dolu. Türk kanallarını artık tamamen hayatımdan çıkardım (kesin çok üzüldüler, gazete ilanı verirler bugün-yarın) … Doğu/Güneydoğu, Karadeniz ve mafya olmasa Türkiye’de dizi çekilemeyecek. Hele kanalların reklam terbiyesizliği, iyice çileden çıkarıyor. Reklam kuşağu nerede bitiyor nerede başlıyor belli değil, üstüne üstlük dizinin orta yerinde, zırıl zırıl ağlayan karakterin yüzünün orta yerinde “… tavukları” , “…benzin/banka kartı/gofret” reklamları, alttan geçmesi zorunluymuş gibi “flaaaşşşş flaaaşş flaaaşşşş ŞOOK ŞOOK ŞOOOK !!! A.B. dün C.D. ile basıldıııı… AAAZZZZ sonraaaa” çığırtkanlığı da ekranın ortasına kadar yer kaplayıp yayınlanan şeyi izlemeyi zorlaştırıyor. Tabii bunlar taktik de olabilir : içeriksiz yayını reklamla sabote edelim ki bu paçavrayı izleyen üstün zekalı seyirci ne izlediğini büsbütün şaşırsın…”

Bu kadar çapsızlığın ortasında televizyon sektörünü ve izleyiciyi (bireyi) bizim Bollywood kanallarımızın tersine ciddiye alan şirketler ve kanallar da var. Senaryosu çalıntı olmayan, izlerken yapay duygular pompalamaya çalışamayan, oyuncuları zorla oraya getirilmiş gibi durmayan yapımlar çıkabiliyor ortaya pekala.

NBC, ABC, CBS, Warner Bros gibi dünya hitleri fabikası kanal ve şirketlerin Francis Ford Coppola ve Steven Spielberg gibi ustalarla, J.J. Abrams gibi iş adamları ve Marta Kaufmann, David Crane gibi rating dehası/izleyici avcısı yenilerle ortaya çıkardığı pahalı kaliteli yapımlar yanında mütavzı bütçeli ve en az pahalı yapımlar kadar kaliteli programlar da var.

Bu günlerde bu yayınlardan biri, çoğunuz gibi benim hayatıma da girdi. Televizyonun bunu yapmasına izin vermemek gerek, ama bu dizi, itiraf ediyorum, beni DE bir bağımlı yaptı. Ondan “serial drama” diye söz ediliyor. Çok doğru. Dokunduğunu bir daha bırakmıyor çünkü. Dizinin adı LOST. Konusu bir adaya düşen bir uçak, sağ kalan kazazedeler, ve adada başlarından geçenler (pişmiş tavuktan hallice). 2005 Emmy ödülünü alan LOST, Touchstone (Karaib Korsanları) – Bad Robot (Alias) – Grass Skirt (Hawaii merkezli bir şirket) ortak yapımı. Üşenmeyip saydım, bu güne kadar yayınlanan bölümlerde 83 kişi irili ufaklı rolerle dizide yer almış. LOST, Hawaii’de çekiliyor. Oyuncuların yerinde olmak isterdim gerçekten, “İşim aynı zamanda tatilim, ve tatil yapmak için binlerce dolar alıyorum…”


Hayatınızda duyabileceğiniz en klişe, en sıkıcı, en statik ve en kısıtlayıcı sorulardan biridir “ıssız bir adada kalsan…” sorusu. Bizim konumuz pek de ıssız olmayan tropik bir adada kalakalan insanlar. Yanlarında ihtiyaç duyabilecekleri pek çok kara gün dostu var : onlar kollektif bilinçaltlarındaki avlanma kavramını “hatırlayana” kadar yetecek yiyecek, bıçak, kelepçe, tabanca, bir doktor… Ah tabii bir kaçak, bir dolandırıcı, akıl hastanesinde bir süre kalmış birileri, bir eski Irak ordusu istihbarat subayı, her derde deva bir herşeyibilen, kutup ayıları, durduk yerde canlı canlı ortaya çıkıveren ölü omurga cerrahları ve siyah atlar, bir eroinman, bir bebek, bir köpek… kibrit, battaniye, ilaç da var. Hatta yalan ve dolan ve entrika ve ego, hem de bol rekabet soslu…

Dizinin temel karakterlerini, olay örgüsünü bilmeyen kalmadı artık herhalde, o yüzden başka bir gezegende yaşayıp “bilmiyorum n’olacak?” diyenler için bir özet künye geçip sadede geleceğim.

Pilot bölümü 22 Eylül 2004’te ABD’de yayınlanan bu diziyle, LOST’la bizle Digiturk’te henüz birkaç ay evvel tanıştık. 2. sezonun bir yerlerinde kaldı Digiturk, ama bağımlılar internet üzerinden yeni bölümleri indirip paylaşmaya ve bağımlılığı yaymaya devam etti. 2006 Ekim’inde ABC’de 3 sezon başladı, ve zeki bir hamleyle ABC, tutulan pek çok diziye uygulandığı gibi, 3. sezonun 5. bölümünde bir “peak” yaratıp diziye ara verdi – tıpkı bir bağımlının elinden alışkanlığını alır gibi. 3. sezonun 16 yeni bölümü, Şubat ayında ekranlarda.

Özet künye dedim ama tümü değilse bile ana karakterlerin (benim başarılı/iyi işlenmiş bulduklarımın) bir envanterini çıkarmak istiyorum, sonrasında yapacağım yorumların daha net anlaşılması için gerekebilir (korkmayın sizi tanımıyorum, o yüzden de bulamam, yani sınav yok ? ).

Her şey, Oceanic havayollarına ait 815 sefer sayılı uçağın Pasifik’te, haritalarda yer almayan dir adaya çakılmasıyla başlar. Kazazedelerin tümü için (ölmeyenler tabii ki) uçağın düşüşü bir kurtuluştur. Ada, her birine yeni hayatlar ve geçmişlerinden kurtulmayı vadetmektedir ve evet, her birinin geçmişinde kurtulmayı isteyeceği bir şeyler vardır.

Digiturk DiziMax’te daha evvel yayınlanan Party of Five’da Salinger familyasının büyük ve en sorunlu evladı Charlie’yi canlandıran, “got milk?” kampanyasından hatırlayabileceğiniz Matthew Fox, dizinin nirengi noktası. Bütün ada ahalisi her konuda onun gözünün içine bakıyor. Her sorun için bir çözümü var, herkesi düşünüyor, bencillikten ve asabiyetten eser yok, gayet yakışıklı, hem de doktor. Ev kızları için bulunmaz koca adayı. Ama –eski- karısı Jack’ten ayrılmak istediğinde “you’ll always need something to fix” diyor. İşte Jack’in en büyük kusuru da bu: babasıyla be hayatıyla olan sorunlarını ilgilenilecek, düzeltilecek birşeyler yaratarak kapatmaya çalışmak ve kendini bu duruma iyice kaptırmak. Soyadı Shephard, yani Çoban. Adadakilere liderlik etmek ve sonunda adadan kurtarmakla sanki görevlendirilmiş, zaten 1. sezonun son bölümlerinin adı Exodus. Dizinin içinde bunun gibi başka semboller, İncil’e, dini ögelere, mitolojiye, felsefeye, numerolojiye onlarca gönderme var, yeri geldikçe birlikte göreceğiz. (Bu yüzden LOST sıradan izleyiciye göre değil pek. Araştırmaya zorluyor, zekanızı biraz zorlamanızı istiyor. )

İnsan hakları savunucusu iken keşfedilen Evangeline Lilly, üvey babası içindeyken bir evi havaya uçurmak, banka soymak, yaralama ve dizinin devamında devamının gelmesinden endişe ettiğim suçlardan aranan, Avustralya’da yakalanıp tutuklanan Kate Austen’i canlandırıyor. İnternette yüzde 99.9’unu genç kızların oluşturduğu sitelerde olmayan Jack ve Kate aşkı için methiyeler düzülürken Kate, Sawyer’ı seçerek (tutsaklık kaderini paylaştıkları için olsa gerek) bütün o kızcağızların dünyalarını yıktı. Kate’in hook line’ı, yani baba cümlesi “Live Together Die Alone”.

Kate’in aksine, “every man for himself”i kendine ilke edinen Sawyer, gerçek dünyadaki adıyla Josh Holloway, adadan önceki hayatında profesyonel bir dolandırıcı. Adada ise düşen uçaktan çıkarılan ilaç, silah ve bilumum mühimmatı saklayıp şantaj ve değiş-tokuş aracı olarak kullanıp herkesin öfkesini çekmekte gayet başarılı. Jack efendiliğini bozmayadursun, Kate’e sıkça “birbirimize benziyoruz biz” diye diye sonunda kızı Sawyer kaptı.

John Locke (Terry O’Quinn), kazadan önceki 3 yıl yürüme engelli. Öksüz ve yetim büyüyen Locke’u bir gün işyerinde bulan tuhaf kadın ona annesi olduğunu söyler, Locke da babasını arayıp bulur. Babası böbreğini çalar, Locke’u da ortada bırakır. Türk filmi gibi bir açıklama oldu ama böyle işte… Adada mucizevi biçimde yeniden yürüyen John, adaya bir sebep için “getirildiklerine” inanmaktadır. Günlerce o sebebi arar, sonunda da “kapak”ı bulur.

Naveen Andrews tarafından canlandırılan Sayid Jarrah karakteri, kaza öncesinde Irak’lı bir cumhuriyet muhafızıdır, görevi ise insanlardan vermeye gönüllü olmasalar da bilgi almaktır. Sawyer üzerinde bu becerisini dener. Shannon’a aşık olur, ama Ana Lucia Shannon’u vurur ve Sayid’i rehin alır. Gerekçesi Sayid’in kendisini öldürmeye çalışacağıdır, ama Sayid “ikimiz de zaten ölü deği miyiz?” der, ne laf ama…

Oğlu Walt’un velayetini yıllar önce annesine vermek zorunda kalan Michael (Harrold Perrineau Jr.), adadan çıkış için bir sal inşa eder. Walt ilk Salı yakar, Michael yılmaz ikincisini yapar. Denize açılırlar ama Walt “diğerleri” tarafından kaçırılır. Walt’u bulmak için yollara düşen Michael’ın zihni sonunda bulanır ve elini kana bular. Bu noktadan sonra tarafımızdan “hain” damgası yer, çünkü Kate, Sawyer, Jack ve Hurley’i kandırır, elleriye doğruca “diğerleri”ne teslim eder, onları kaderlerine terk eder ve Walt’u da alıp denize açılır.

Walt’u Malcolm David Kelley canlandırıyor. Tüm oyuncular gibi bu ufaklık da oldukça yetenekli. Walt, avukat annesi ve annesinin sevgilisiyle yaşar, Michael’ı yıllarca hiç görmez, annesi de Michael’ın mektuplarını Walt’a vermez. Annesinin sevgilisi Walt’dan ürkmektedir aslında, çünkü Walt etraftayken tuhaf şeyler olur-ödevine konu olan kuşları “gereksiz” bulduğunu söyler, o anda da bir kuş evin penceresine “kamikaze” yapar. Annesi ölür, Walt babasına iade edilir. Adadan kurtulmak için yapılan saldan kaçırılan Walt, “diğerleri” için çok önemlidir, onda özel yetenekler olduğunu düşünüp testlere tabi tutarlar.

Hurley’e ait olup kaza sonrası Walt’un elinde sıkça görülen, daha sonra her daim dengesiz Michael tarafından yakılan İspanyolca çizgi roman, aslında tuhaf şekilde adaya ait ipuçları barındırmaktadır.

Hugo “Hurley” Reyes (Jorge Garcia), akıl hastanesinde sürekli aynı rakamları tekrarlayan, vaktiyle hayatı o sayılar yüzünden kararan ve connect four oynayıp duran adamdan etkilenip 4-8-15-16-23-48 sayılarıyla loto oynar, ve kazanır. Kazanmasıyla şanssızlıklar başlar. Büyükbabası ölür, yeni aldığı ev yanar, annesi bileğini kırar, bir partide çıktığı balkon çöker ve iki kişi ölür… İki bölümde bir “the numbers are bad, dude” demesi bu yüzden.

Kurtulanlar arasında Kore’li bir çift var. Jin (Deniel Dae Kim) ve Sun (Yoon-Jin Kim). Sun zengin kızı, Jin ise fakir çocuk. Sun’un babası Jin’e kızını verir ama onu yanında çalışmaya zorlar. Sun ise babasının kirli işlerine koşturmaktan kendine vakit ayırmayan Jin’i aldatır. Dizinin ilerleyen bölümlerinde Sun’un bebek beklediğini öğreniriz ama heyhat, aslında Jin tıbben çocuk sahibi olamayacaktır, durum bir mucize mi yoksa bir “bunu kan temizlerrr” midir? Uçak kazası aslında ikisi için de gerçek anlamda özgürlüklerine kavuşmaktır.

Adadaki insanların hayatları bir şekilde kazadan önce birbirine dokunan hayatlar. Bir dönem Libby’nin kaldığı akıl hastanesinde aynı dönemde Hurley de kalmıştır. Yine aynı Libby, ölen kocasına ait yatı sevgilisi için yat yarışına katılmak isteyen Desmond’a verir. Bunun gibi pek çok karşılaşma, bu karşılaşmaların tesadüfi değil kontrollü olduğunu düşündürüyor. Sabredin, açıklayacağım.

Dünya yelken yarışlarına katılmışken adaya sürüklenip orada kalan Desmond, ilerleyen bölümlerle geleceği görmeye başlıyor. Bunun, manyetik alanın etkisine maruz kalmasının sonucu olduğu yönünde bir teori var. Adadaki bu manyetik alan, yürüyemeyen Locke ve kanser hastası Rose’u (Scott Caldwell) mucizevi biçimde iyileştiriyor.

Rose, kaza gününden sonra hep bekliyor. Kocasının aynı uçakta olduğunu söylüyor, Bernard. Bernard’ın kazadan sağ kurtulduğuna ve yaşadığına derinden inanıyor. Ve bekliyor. Jack, iyimserlikle hayalperestlik arasındaki ayrımdan bahsetse de Bernard gerçekten adanın diğer tarafına çakılan kuyruk kısmından sapasağlam çıkıp geliyor.

Yüzüklerin Efendisi’nden tanıdığımız Dominic Monaghan’ı, ki kendisi şu aralar Evangeline Lilly ile beraber, eski bir rock yıldızı (sayılır) ve bir eroin bağımlısı olan Charlie rolünde izliyoruz. Adada Locke’un zorlamasıyla eroini bırakır, Claire (Emilie de Ravin) ve bebeğini aile olarak benimser ama bu sorumsuz adama kimseler güvenememektedir. Claire ise bebeğin babası kendisini terk edince bebeği evlatlık vermek ister. Bir falcı, bebeğe mutlaka kendisinin bakması konusunda onu uyarır, yoksa çok kötü sonuçları olabilecektir. Bir şekilde falcı Claire’i bebeği ABD’de bir aileye vermesi için ikna edip uçağa bindirir, aslında aile falan yoktur ortada.

Yugoslav asıllı Mia Furlan, Danielle Rousseau’yu canlandırıyor. Ada açıklarında 15 yıl önce bir gemi karaya oturur. İçindekiler karaya çıkar, o sırada Danielle hamiledir. Bebeği Alex doğduktan sonra kaçırılır, diğer kazazedeler ise esrarengiz bir hastalığa yakalanır ve Danielle onları vurmak zorunda kalır. Yeri gelmişken belirteyim, adaya çok uzun zaman önce konuk olan bir başka gemi daha var, “The Black Rock” isimli köle ticareti gemisi.

Adadakilerin hayatlarını derinden etkileyen başka kazazedeler de var, Boone (Ian Somerhalder), Shannon (Maggie Grace), Mr. Eko (Adewale Akinnuoye-Agbaje), Ana Lucia Cortez (Michele Rodriguez), Libby (Cynthia Watros). Boone, adanın sırlarını çözmek için gereken “kurban”dır Locke’a göre. Üvey kızkardeşi Shannon, Walt merkezli ölümlerden ilkidir. Ormanda Walt’u gördüğünü sanıp peşine düşer ama onu “diğerleri”nden bir sanan Ana Lucia tarafından kazara vurulur. Walt’u kurtarmayı saplantı haline getiren Michael, bu yüzden Ana Lucia ve Libby’i vurur. Mr. Eko ise meş’um siyah sis tarafından öldürülür. Dizinin ilerleyen bölümlerinde rol almayacakları ve DVD alıp izlemezseniz zaten hiç görmeyeceğiniz karakterler olduklarından kendileri hakkında detay vermedim. Detay olmadığından değil yani ?

Ada sadece kazazedelerin kamplarından ibaret değil. Diğerleri denen grup adaya bizimkilerden çok önde yerleşmiş. İlk karşılaşmada Mr. Friendly’nin Jack’e “burası sizin adanız değil bizim adamız. Biz izin verdiğimiz için burada yaşayabiliyorsunuz.” demesi, diğerlerinin mantığını açıklar sanırım. Diğerleri’nden ilk ele geçenler ölüdür. En son ele geçen ise, adaya paraşütüyle düşen Henry Gale’in kimliğine bürünen Benjamin Linus (Ben)’dir. Michael Emerson’un hayat verdiği tuhaf karakter Ben, adada doğmuş ve büyümüştür, görünüşe göre komünün lideridir. Bizimkilere uzun süre inandırıcı yalanlar söylemiş, John ve Jack’i psikolojik liderlik için neredeyse birbirine düşürmüştür. Michael sayesinde diğerlerinin eline geçenlerden biri olan Jack, aynı taktiği Ben ve Juliet (Elizabeth Mitchell) üzerinde kullanır.

Cindy isimli hostes ise, ilk bölümde gövde enkazından kurtulanlar arasındayken, “the other 48 days” ve sonraki bölümde kuyruk kısmı kazazedelerinden biri olarak görülüyor, sonra da yok oluyor, ki bu sanırım onun da Ethan ya da Goodwin gibi bir “diğerleri” casusu olduğu anlamına geliyor.

Dizinin 3. sezonunda Nikki (Kiele Sanchez) ve Paulo’yu (Rodrigo Santoro) görmeye başlıyoruz. (Adada 40 küsur kazazede var, birileri öldükçe diğerleri orta alana dahil oluyor. Bu silik kazazedelerin tümü de Jack-Kate-Hurley-vb’nin oluşturduğu “halka” ya dahil olamamaktan yakınıp duruyor.)

Sürekli basılıp duran bir de “execute” tuşu var ki onun da dizideki rolü gayet hayati. basmayı unutur ya da geç basarsanız Oceanic 815 gibi bir uçağın adaya çakılmasına sebep oluyorsunuz. Bkz., Desmond ne diyor? “I think I crushed your plane, brotha…” Tuşa tıklamazsanız manyetik alanın fazla büyümesinden dolayı uçaklar çakılıyor, bir nevi Bermuda. 4-8-15-16-23-42 rakamlarının toplamı da 108 ediyor, ve bu tuşa 108 dakikada bir tıklamak gerekiyor…

Gelelim dizinin mantığına, benim (ve bazı başka insan evlatlarının) teorilerine…

Şu 108 dakika ve manyetik alanla ilgili bana çok mantıklı gelen bir tane var: Dünyanın etrafında 108 dakikada bir tur atan bir uydu var. Adanın üzerine geldiğinde tuşa basarak bir kalkan oluşturup adanın uydu tarafından fark edilmesini engelliyor. Dünyanın sonu demek, Dharma’nın dünyanın geri kalanı tarafından fark edilmesi demek.

Nedir bu Dharma? Alvar Hanso tarafından 70’lerin sonunda kurulan bir araştırma vakfı bu. 70’lerin akışına uyup “peace flowers and happiness” mottosunu benimseyen vakfın amacı, bütün insanlığa barış getirmek (kimin değil ki?). Bir ütopyaya ulaşmak için dünyanın gözlerinden uzakta bir adada kurulan komün, “iyi” insanlardan oluşuyor sözde. “İyi” ye ulaşmak için çabalıyorlar kendilerince, kazazedelerden “iyi” olanları ve “iyi” olarak yetiştirilebilecek olanları yani çocukları kaçırıp komüne götürüyorlar. Komünde yıllar önce kurulan pek çok birim var. Bir hayvanat bahçesi var örneğin. Tropik adada görülen kutup ayıları, Dharma sisteminin geçmişte aldığı bir darbeyle sarsılması esnasında kaçan ayılar. Kate ve Sawyer’in kapatıldığı kafesler başka ayılara ait, söz konusu ayıların zekaları da test ediliyor, ve Sawyer’dan daha kısa sürede yiyecek bulmanın sırrını keşfettiklerini öğreniyoruz ?

Yer altı odasında pek çok şeyin yanında bir de “eğitim” kaseti var. Dharma’nın “eğitim” dediği şey ise, 6 istasyondan en az birinde uyguladığı psikolojik deneyler. Deney ve kontrol grubu olanlardan bir kısmı hiçbir şeyin farkında değil, bir kısmı kendini kontrol grubu zannediyor, oysa düzenli biçimde rapor verip vermeyecekleri gözleniyor oysa o raporlar hiçbir zaman okunmuyor. Bizim gördüğümüz ilk yer altı odasındaki işleme ise deney demek doğru mu bilmiyorum. Buradaki insanlar o tuşa basması gereken insanlar, ama tuşa neden basmaları gerektiğini bilmiyorlar ve bunun çelişkisini sürekli yaşıyorlar. Tüm bu karmaşık sistem 70’lerden 2000’lere gelene kadar tabii ki sekteye uğruyor ve mahkum-gardiyan deneyindeki gibi (bence) sonuçlar doğuruyor. Örneğin “biz iyi adamlarız” diyen Ben ve tayfası Kate ve Sawyer’ı bir zamanlar ayıların yaşadığı kafeslere kapatıyor, köe gibi çalıştırıyor ve dayanıklılık sınırlarını ölçüyor. Bu arada, Ben, Sawyer’a bir “ikinci” ada gösteriyor : kurtuluş umudunu yok ediyor, kafesten kaçsalar dahi “eve” dönüş şanslarının olmadığını düşünmesini istiyor. İyi adamlar gerçekten…

İnternete bir ipucu gibi yerleştirilen www.thehansofoundation.org sitesine girip bakın. “…yöntemimiz yanlıştı, pek çok hayata maloldu. Amacımız ölmekte olan toprağa ve insanlara yeniden hayat getirmekti…” Bunu başka parçalarla birleştirin. Ve şimdi Ceren der ki: Hanso Vakfı, bir ütopya olarak yola çıktı. Sapma ve kırılma noktası ise, insan kopyalamasıydı. Dr. Moreau’nun adası gibi bir ucubeler diyarı değildi belki ama kopyalamanın faturası ağır oldu. Kopyalanan yedek (Bkz. The Island) insanlar, birer Truman Show gibi devamlı gözlem altında oldukları hayatlarına gönderildiler. Bu da sanırım Jack ile ilgili bu kadar bilginin nasıl olup da sayfa sayfa Juliet’in elinde bulunduğunu açıklar. İş çığırından çıkınca, bu kopyaları “eve” getirmek gerekti. Burada benim teorimde ister istemez bir boşluk oluşuyor, çok büyük bir cast&crew gerekiyor kopyaların tümünü aynı uçağa bindirecek tesadüfler zincirini yaratmak ve tümünü değilse de bir kısmını adaya sağ olarak geri getirmek için. Boşlukları doldurun ;) Bu aşamada iyi insan-kötü insan, insanın doğuştan gelen özellikleri mi hayatına hakimdir yoksa çevre faktörleri mi insanı şekillendirir gibi sorular gündeme geliyor, ki tartışması sayfalar ve saatler alacağından aklınızda birer parantez açıp bu konuyu geçiyorum.

The Lockdown bölümünde John’un yer altı odasının kapısında gördüğü işaretlerse başlıbaşına bir muamma. Locke bunlardan yola çıkarak kendine bir harita yapıyor, soru işaretini ve Nijerya’dan kalkıp adaya düşen uçağı buluyor, notlar, ama olası yıldız haritası ve diğer işaretli alan için bir açıklamam yok henüz. Her şeyi devletten beklemeyin, biraz da siz araştırın, sonucu bana söylersiniz.


Ve sayılar… Bir kere dizinin temel motifi, 4-8-15-16-23-48 sayıları. Olay örgüsünü oluşturduğu söylenen bu sayılara bu şekilde kafa yorulması benim ve bir çok diğer insanın aklına, rakamsal şifrelerle metin çözme uğraşını getiriyor. Örneğin Kabbala’nın okunma şekillerinden olan Gematria. Her bir sayının/ikilinin İncil’den ayetler olduğu ve şifrenin ayetlerde olduğu da iddialar arasında. “Eye of the Beholder” demiş Shakespeare, görmek isteyen her yerde her şeyi görebilir (Oğuz ?). Bir Kelime Bir İşlem yarışmasını hatırlayın…

LOST’un sayıları ile ilgili daha pek çok fikir ve düşünce var elbette. Mesela gövde kısmından 48 kişi kurtuluyor, kuyruktan 23. Bunun üzerine yazılmış sayfalarca yazı var. Bir başka düşünce de sonsuz bir döngü içindeki 911 dizimindeki rakamların toplanmasından yola çıkıyor. Rakamların dönüp duran bir radyo dalgası ile iletildiğini, zamanda ileri ya da geriye doğru işlem görmelerinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini savunuyor. Kuantum fiziği ya da ışık hızı ile ilgili bilgileri alt üst ederek yayılması, gönderilmeden önce kaynağına ulaştığı anlamına gelebilir, bu da ancak büyük bir elektomanyetik kuvvetle mümkündür diyor. Adadaki manyetik alan düşünülürse… Bunu da, Walt’un olmadık zamanlarda ortaya çıkıp tersten konuşması ile destekleyen birileri var, ama neden sürekli Shannon’a göründüğü konusu hala muamma. Aynı teorisyen, tüm bunların zamana müdahale demek olduğunu, kronolojiyle oynamanın Pandora’nın kutusunu açmaya benzediğini savunuyor, yani Hurley’nin “lanet” takıntısı gibi, insanın başına iş açabileceğini. Sayısalcılara inandırıcı gelebilir sanırım, ilgilenen olursa adı “quark teorisi”.



4.8.15.16.23.42.com sitesinde birilerinin çok emek verip hazırladığı listede sayıları tek tek inceleyecek olursak:

4:
Locke’un tekerlekli sandalyede geçirdiği yıllar
Kate’i yakalayan polisin çantasındaki silahlar
Boone’un giydiği t-sihrtün üzerindeki as’lar
Oceanic logosundaki halkalar
John’un anlattığı öyküde Mikalanj’ın Davut’u ortaya çıkardığı süre
Sam Toome’un (sayıların bir başka kurbanı, Hurley Avustralya2ya onun için gider) kendini öldürmesinin üzerinden geçen yıllar
Michael’ın teknesine aldığı insane sayısı
Diğer teknedeki insane sayısı
Black Rock’a giden ve kapağın açılışında orada olan insane sayısı
Boone’un “theresa falls up the stairs, theresa falls down the stairs” tekerlemesini tekrarlaması

8:
Uçak düştüğünde Claire 8 aylık hamileydi
Hurley’nin ayakkabı fabrikasındaki yangında ölenlerin sayısı
Jack ve kazazedeler kazadan 8 gün sonra mağaralara sığınır
Michael’in Walt’a mektup yazdığı yıllar
Michael’in geçirdiği araba kazasının üzerinden geçen süre
Sarah’ın düğünü geçirdiği kazadan 8 ay sonraydı
Babası Boone’un annesiyle evlendiğinde Shannon 8 yaşındaydı
Babası annesini ve kendini vurduğunda Sawyer 8 yaşındaydı
Dharma’nın logosu sekizgen

15:
Danielle’in ekibindeki kişi sayısı
Boone Shannon’u kurtarmak için 15 saatlik bir uçuş yapar
Michael’in teknesi radarda diğer tekneyi gördüğünde 15 mil açıktadır
Kuyruk kısmındakiler 15. günde kumsaldan ayrılıp içeride kamp kurarlar

16:
Danielle’in imdat çağrısı 16 yıldır dönüp durmaktadır
Hurley’den önceki 16 hafta kimse lotoyu tutturamamıştır
Oceanic logosundaki kırmızı noktaların sayısı
Jack, Kate ve Charlie kazadan 16 saat sonra pilotu bulur
Oceanic’in uçuşu 16 saat sürecektir
Yerlatı odasının duvarındaki rakamlardan biri


23:
Ağaca asılmış Charlie’yi bulan Jack hayata döndürmek için 23 kez kalp masajı uygular
Uçağın kuyruk kısmından kurtulanlar 23 kişidir
Nijerya’dan gelen uçaktaki sandıklarda 23 sayısı görülür
Jack’in koltuk numarası 23B’dir
Uçak 23 numaralı kapıdan kalkar
Yerlatı odasının duvarındaki rakamlardan biri

42:
Connect 4 oyunundaki boşluk sayısı
Danielle’in notlarındaki toplan rakam adedi (7 sıra 4,8,15,16,23,42)
Ana Lucia’nın koltuk numarası 42F’dir
Yerlatı odasının duvarındaki rakamlardan biri
*Ayrıca Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde 42 sayısının evrenin sırrı nedir sorusunun cevabı olduğu söyleniyor ;)

Yine aynı sayılar Hurley’in peşini pek bırakmıyor, otel odasının numarası 2342, arabası bozulunca 16’yı 15’e bağlayan yoldan sonra da 8’İ dörde bağlayandan devam ediyor. Bu arada hava sıcaklığı 23 santigrat derece ve katettiği yol 42km. Havaalanına yetiştiğinde ise 6 futbol oyuncusunu geçiyor, sırt numaraları da bilin bakalım kaç? Ayrıca 815 sayısı da sıkça tekrarlanıyor: Kate’in banka kasanının numarası 815, uçuşun sefer sayısı 815, Charlie’nin sattığı fotokopi makinesinin modeli C-815, Kate ve Adam zaman kapsülünü 15 Ağustos’ta gömer (Türkçe’de 15.08 diye okuruz ama 08.15 diye okuyorlar)…

Tamam, izleyiciler sayılırla kafayı bozmuş olabilir ama dizi boyunca bunlardan başka rakam kullanmayan yapımcı/senaristlere ne demeli? Acaba dolaylı yoldan zihin konrolü ya da yönlendirmeye girebilir mi bu ;)

Sayılarla ilgili asıl çarpıcı ve çözümleyici açıklama ise http://youtube.com/watch?v=_PPCCcXarkc adresinde. Bu açıklamaya yer verip diziyi izlemenin bütün tadını kaçırmanın alemi yok. Eğer bir filmi izlemeden önce başkasından duymak sizin için filmin tadını kaçırıyorsa, bir kitabı okumadan önce son sayfada olanları bilmek kitaptan aldığınız keyfi azaltıyorsa, yapmayın, izlemeyin spoiler’i, kendiniz için dizinin keyfini kaçırmayın :)

8 Kasım 2006 Çarşamba

LOST ?


LOST'un içinde kaybolmuş durumdayım. Pilot bölümden başlayıp 3. sezon 5. bölümle bitirdim, ve izlediğim EN zekice şey olduğunu düşünüyorum. İnternet'in her köşe bucağında dolaşıp duran sayılarla ilgili hurafe ve falcılıklardan sıkıldım, Kabbala ve Gematria bağlantılarını da deşip ne kendimi yormaya niyetim var ne de sizin kafanızı karıştırmaya.

Başka bir şey var benim aklımda: LOST'daki karakterlerin (bizimkilerin) tümünün hayat hikayesi "diğerleri" tarafından biliniyor. fuselage.org sitesindeki bir ilan da bana şunu düşündürdü (genetik klonlamaya karşı dava açmak için hanso hukuk şirketine gelin! gibi bir ilandı sanırım) : yapımcılar dizinin ipuçlarını sitedeki anlamsız görünen (sadece bana mı?)ilanlarla veriyorlar.

Buradan yola çıkarak bizimkilerin tümünün vaktiyle DHARMA initiative ve Oliver Hanso vakfının klonlayıp dünyaya saldığı ve tıpkı "The Truman Show" da olduğu gibi hayat boyu gözetlemeyi amaçladığını düşündüm. DHARMA batınca, tıpkı DHARMA'nın hayvanat bahçesinden kaçıp adayı terörize eden kutup ayıları gibi, bizimkiler de başıboş kaldı tabii. Bir biçimde (hala çözemediğim ama kafa yormaya devam ettiğim) bu tipleri birleştirip yoklama çekmek gerekti, adada toplaştılar. Oceanic 815 de, düşüşü de önceden belirlenmişti, Bkz: Claire'in tutulduğu bebek odasındaki oyuncak...

Neyse, öyle...

23 Ekim 2006 Pazartesi

Real Life Sipmsons Intro

Real Life Sipmsons Intro

Kutup ayısı

Yazık beee =)

Yine kutup ayısı

Buzul tırmanışı...

Bi' daha kutup ayısı...

Gerek var mı?

Spor yapmayın, yapmayıınn...

E yine yeni yeniden kutup ayısı =)

Fazla sportif olmayın!

Koşu bandındaki kutup ayısı =)


hala nasıl düştüğümü anlamadıysanız :)

Bahtsız kutup ayısı

Şansın bu kadarı =) =)

Scrat

Palamutlar, palamutlar

Paris faresi olmak zor...

Kuşlarrrr...

Kuşlar

=)

Saplantı kötü şey :)

The Last Knit

18 Ekim 2006 Çarşamba

ceren demiş ki...

Efendim, yazım sonunda evinde de yayınlandı, daha once okumuş olanların da ilk defa okuyanların da yorumlarını bekliyorum.

Okuduktan sonra bir de sağdaki imza kısmını doldurun lütfen ;)

30 Eylül 2006 Cumartesi

ŞİRİNCE






2 yıldır tatil yapmıyordum, yapan insanlara karşı büyüyen hiddetimi ve hasetimi hissetmişsinizdir :) Annemle de vakit geçiremiyorduk ne zamandır, birlikte kısa bir tatile çıkalım istedim.
Bir süre önde aradım taradım, valide sultanla kafamızı dinleyebileceğimiz birkaç yer buldum. Hani şu Alice isimli kanal var ya hep söylerim şunlar kadar olamadık, ne kadar kıytırık olursa olsun her şeyi sanat eseriymiş gibi pazarlıyorlar diye. Hah işte o kanal validenin aklını Toscana ve üzüm bağlarıyla çeldi. Ben de zaten ne zamandır bir bağbozumu görmek istiyorum biliyorsunuz, gözümü karartıp Toscana’da bir çiftlikte ufak bir ev rezerve ettim.
Bir Gülay sultan klasiği, uçak biletini ayarlamışım –neyse ki almamıştım-, yeri ayırtmışım, valize koyulacak giysilerimi bile seçmişim, o kadar hazırım… Son anda “Ben sıkılırım orda bir hafta” dedi!! Yıkıldım tabii, ama yılmadım, annemi alıp tatile gideceğim.
Uzunca bir süredir internette görüp hakkında methiyeler okuduğum Nişanyan Evleri’ni gözüme kestirdim. Sitedeki yazışma adresine mail gönderdim. Küçük Oteller Kitabı’nı, Kimsenin Bilmediği Olağanüstü Yerler’i, Ankara’nın Doğusundaki Türkiye’yi, ayrıca Türkiye’nin coğrafi bölgelerini tanıtan kitapçıkları benim bildiğim 2001’den beri eşi Müjde Hanım’la birlikte kaleme alan, ayrıca Türkçe’nin etimolojik sözlüğünü hazırlayan ve bir de Sürprizler Kitabı yazan Sevan Bey yanıtladı sağolsun. Şirince’deki evlerinden birinde kalmanın uygun olacağını konuştuk (yazıştık?) Kerevetli mi, Cumbalı mı, Hamamlı ev mi derken annem yine vazgeçti. Kendimi ödüllendireceğim, çok yorgunum, bir de ekilmişim ya… Tek başıma gitmeye karar verdim. Bir yıl olmuş sanırım aşağı yukarı, köşkün yukarısındaki araziye beş adet minik ev yapmışlar. Biri benim.
Cumartesi sabah İzmir’deyim. İzmir izlenimlerini yazının sonuna saklıyorum :) Burakçım beni İzmir’den alıp Şirince’ye kadar götürdü sağolsun. Şirince’nin içinden Nişanyan Evleri’ne çıkan yol ikimizi de düşündürdü açıkçası, yolun sonu hayal ettiğimiz kadar güzel olmayabilir diye. Sonraki beş dakika yolun sonundaki hayal edebileceğimden çok daha güzel mekana ulaştırdı bizi. Burak’ın “iş”leri vardı (sarışındı sanırım :p) o yüzden ne kadar beğense de kalıp mekanın, manzaranın ve havanın tadını çıkaramadı. Bense acilen yerleşip evimden başlayarak etrafı keşfe çıktım. Nefis bir manzaraya bakan küçücük evime ilk görüşte aşık oldum. Kapıma, dolaplarıma, kandile, sallanan sandalyeme, kapının önündeki sedire, merdivenlere…
Aklımda bir fincan kahveyle köşke seğirttim sonra. Köşkün mutfağı uzun zaman öncesinde kalan güzel günlerin kokusunu taşıyor. Hepinizin çocukluğunda vardır sanırım –umarım- o koku. Ev kokusu. Anneannemin mutfağının kokusu. Köşkün kapısından girer girmez kendinizi evde hissediyorsunuz zaten. Havluların çarşafların sakızlığı da cabası (benim bu konuda ne deli olduğum malum). Ayrıca kendinizi evinizde hissetmenizde personelin de katkısı çok büyük. Acaip sevimliler, çok canayakınlar, çözümcüler. Ben kahve hayaliyle mutfağa daldım ama kahve saçma bir fikirmiş. Gamze bana Ummuhan ablanın pırıl pırıl çayının yanında Zeynep’in yaptığı nefis kekle çay ikram etti, mutlaka siz de aynı şekilde şımartılmayı talep edin, kahve falan çıkıp gidecek aklınızdan :)

Köşk, yalnız kalmandan huzur bulmak için bulunmaz bir yer. Kütüphane çok hoş, Haris Alexiou eşliğinde de gayet keyifli. Kitapların bir kısmında gözüm kaldı, ayrıca müzik konusunda da gayet huzurlu seçenekleriniz var, Fransızca şarkıları çekilir kılan çok az insandan biri olan Arielle Dombasle gibi mesela.
Huzur isterim kimseyi görmesem de olur diyorsanız İlyastepe’ye gidelim.
Bizim “bölüm”le yani İlyastepe kısmıyla ilgilenen başka gülen yüzler var, Arzu’yla İsmet. Onlar da ciddi ciddi şımarttı beni (sanki daha fazla şımarabilirmişim gibi). Ev o kadar rahat ki –en azında benim için- telefon, televizyon, internet gibi lüzumsuz detayları gözünüz de aklınız da aramıyor. Zaten cell şebekelerinin kapsama alanındasınız, e-mail okumadan yaşayamam işkoliğim diyenlerdenseniz köşkte internet bağlantısı var zaten. Çok gerekirse tabii. Ben böylesi bir huzurun o tür yan etkilerle bozulmasından yana değilim. Evime aşık olduğumu yazmıştım yukarılarda bir yerlerde zaten, Cumartesi’nin geri kalanını orada geçirdim. Akşam yemeği ise tam bir sürprizdi. Kırmızı et yemem n’apsam diye düşünürken menüde zerdeçallı tavuk ilişti gözüme. Harika bir seçenek. Israrla isteyin. Ve olur da hala yeriniz kalırsa ya da benim gibi obursanız keçiboynuzlu parfeyi deneyin. Büyüleyiciydi. İsa’dan tarifi istedim tabii, ama usta sırrını vermez. İsa tarifi gönderse de ben sizlerle paylaşmam :)

Pazarı köyde geçireyim dedim. (Köye inerken köşkün yanından inen kısacık kestirmeyi kullanın. Diğer yoldan inerken KEÇİ saldırabiliyor. Horoz ve köpek de :))Nişanyan’lardan evvel de böyle canlı mıydı bilmiyorum, ama eminim katkıları çok büyüktür. Turistik bir yer olduğu için her yer açık. Pek çok turistik yerin aksine esnaf insanı boğmuyor, üstüne gelmiyor, ayrıca onlar da güler yüzlü. Nedeni çoğunluğunun 60-70 yaşlarında maviş gözlü teyzeler olması mı acaba? Şirince’de bir üreticinin vişne şarabı geçen yılın birincisiymiş. Denedim, fena değil ama benim gönlümün sultanı bir başka markanın, haydi söyleyeyim, KÜP’ün kalibresinde bulmadım pek. Aygül’ün ve Sevinç Hanım’ın pek sevdiği şeftali şarabı da fazla tazeydi, lezzeti ve kokusu oturmamıştı. Kavun ve çilek şaraplarına ise bittim. Şirinceliler bana kızmasın ama bir dahaki ziyaretim meşhur şarabı için değil, evleri, sokakları, insanları için olacak Şirince’ye. Kiliseye yakın bir yerde, Üzüm’de bol köpüklü bir Türk kahvesi içtim. Sahipleri yeni emekli olmuş ve İstanbul’dan Şirince’ye gelip yerleşmişler. İdeal hayat. İstanbul’un çekilir tarafı kalmadı, her geçen gün iyiye gittiğini de kimse söyleyemez diye düşünüyorum.
Sevan Bey kadroda boş yer bulup beni işe alırsa ben de benzer bir huzuru bulabileceğim :) Personeline bu kadar iyi davranan patron görülmüş müdür acaba?
Ah, ufak bir detayı atladım. Pazar sabah 9 gibi evden çıktım. Kahvaltı için yandaki eve geçtim. Kahvaltıları 3 kişilik hazırlıyorlar, reçelleri ve peynir-ceviz-taze nane ile hazırlanan kahvaltılığına da ölüp bitersiniz hiç şüphem yok. Neyse, 7’den beri yağan yağmur pek hafiflememişti o ara. Mutfağa adımımı atar atmaz bir gümbürtü koptu. Kapıyı mı kırdım acaba diye düşünürken ampullerden ve prizlerden çıkan ışık yağmurun eşlikçisi yıldırımları hatırlattı. Elektrikler kesildi tabii, bizim pek ihtiyacımız yok ama kullanılan cihazların tümü pert olmuş olabilir diye düşündük. O ara komşu evler de geldiler kahvaltıya,yağmur dinene kadar mutfakta kaldık. Yağmurdan sonra fotograf makinesini almaya eve geçerken merdivenlerdeki “çömlek” parçaları dikkatimi çekti. Sabah çıkarken fark etmemişim, rüzgar saksı devirmiş diye düşündüm. Ustalar gelip evlerdeki elektrik tesisatına bakım yapacak, uzun iş. Makineyi alıp köşke geçtim, insanlar yıldırım düşen bir evi konuşuyorlar. Arada adımı duyuyorum ama okuduğum kitap çok heyecanlı, dedektif katili buldu bulacak. Eve dönmeye karar verdim bir süre sonra, merdivenlerde Müjde hanım’ı gördüm (saç rengine ve ayakkabılarına bayıldım). Meğer yıldırım düşen ev benim evimmiş, 10 saniyeyle beni ıskalayıp çatıya isabet etmiş. Benim kırık saksı parçaları da çatının kiremitleriymiş. Bozuntuya verir miyim, o ana kadar fark edemediğimi söyler miyim ? Ayakkabılarımın tabanı iyi ki lastik diye konuşurken boynumdaki kolyeyi hatırladım, iyi ki o anda orada değilmişim.
Elektrik tesisatının tamiri sarkınca “sizi köşke alsak olur mu” diye dünden razı olduğum soru geldi. Sorulur mu, ne sakıncası olacak. Köşkün odaları da İlyastepe kadar sade ve konforlu, bilginize.
İzmir'den en sonda behsedeceğim demiştim. Otobüsümün kalkmasına 5 saat kala İzmir'e gelmiş bulundum. "Güzel İzmir" der durur İzmirliler. Neresi güzel anlamadım. Konak'a geldim, Burak'ın işyeri orada diye (Burak kaç oradan, 3 gün aralıksız çalıştırılır mı insan?). Sonra Kuzeyde Bir Yer Kardeşliği'nden Levent gelip kabusa son verdi, minnettarım. İzmir'in de büyük bir şehre benzer yerleri varmış. Aman Konak'a gitmeyin. Mihmandarınız/ev sahibiniz yoksa ve İzmir'de zaman geçirmek zorundaysanız Alsancak'a gidin...
Şirince tatilinin özeti budur hanımlar beyler. Burnumuzun dibinde Toscana’ya pabucunu ters giydirecek ne saklı cennetler var. Saklı da değil hatta, sayfalarca yazıya dökmüşler emek verip. Hararetle öneririm. Hoş sohbetini esirgemeyen Sevan Bey’e ve Müjde Hanım’a, tabii ki ekibe de, kocaman teşekkür ederim…





CKM

Geçen akşam Caddebostan Kültür Merkezi'ndeydik. CKM malum, hala düzelecek çok şey var. Yine de bu sefer organizasyon bağlamında her şey yerli yerindeydi. De...
Seyirci feci. İstanbul seyircisi ile etkinlik izlemeyi oldum olası sevmem zaten. İzlenen şeyden alınan keyfi yarıya indirmeyi çok rahat başarırlar. Bu sefer de beni hayal kırıklığına uğratmadılar, yine her zamanki gibiydiler.

Ankara'da bir etkinlik ilan edilen saatte başlar. Birkaç dakika geç kaldığımız için 2.yarıyı dışardan takip etmek zorunda kaldığımız konserler hatırlıyorum ta çocukluğumdan. Vaktinde gelmek seyircinin kişisel disipliniyle alakalıdır diye düşünüyorum, ayrıca etkinliğe, sanatçılara ve tabii salonun geri kalanındaki izleyicilere duyduğu (?) saygıyla da alakalıdır tabii. Bu seferki konserde seyircinin büyük çoğunluğu gençti, gencecik:17-18 yaş grubu. Bu ne kadar iyi haber olsa da, genç olmak bir salon dolusu insanı ve bir sahne dolusu sanatçıyı (Filarmonia İstanbul) bekletmenin mazereti olamaz.

Sadece onlar değildi tabii geç kalan. Pek çok insan 20:30'da başlayacak konser için salona 20:45'den evvel teşrif buyurmadı. Sonunda salona girdiler ama yerleşemediler. Yerlerine nihayet oturdular ama konser boyu çalan telefonlar, öksürük nöbetleri, ah bir de boğazlarını temizleyip durmaları bitemedi. Telefonunu kapatmasını hala öğrenememiş insanlara(!)söyleyecek lafım yok artık. Belediyeye havale edelim diyorum. Ama insaf, 2 saat boyunca biz senin boğaz temizlemeni dinlemeye mecbur muyuz be kardeşim?

Ah bir de tabii bir İstanbul klasiği, parçalar bitmeden alkış koparmalar ve alkışlarken ıslıklamalar :) Biri lütfen İstanbulluya ıslık çalmanın sahnedeki insana hakaret olduğunu söylesin. Tabii beğenmediklerini ifade etmeye çalışıyorlarsa bir şey diyemeyeceğim.

Neyse, bu da İstanbul görgüsü(-zlüğü)nün bir parçası zahir. Klasik müzik konserlerine ve adabına da dinleye dinleye alışırlar umarım, Hande Yener dinlemeye benzemez...

8 Eylül 2006 Cuma

WHISPER


Dünyanın en güzel kedisi

...en şapşi kedisi

...en cücesi

...en bi'tanesi en nefisi :)

21 Ağustos 2006 Pazartesi

My Fair David

2x05

Far Away

Cités d'or - Générique Français

Les mondes engloutis

Duck Tales

Disney's Gummi Bears

Star Wars - Lego Symphony


:):)

19 Ağustos 2006 Cumartesi

Doctor en Alaska


budur :)
ama ispanyolca :)

Walk Like an Egyptian

Kral Philip hala oğlu için uygun bir öğretmen bulamamıştı (Bkz.: Didem Dağkıran).Çocuk hiç de istediği gibi yetişmiyordu, olmazdı böyle şey. Zaten hep annesi şımartıyordu onu. Nerede görülmüş canım, tahtın varisinin komşu gezmelerine götürüldüğü? Şu kadınlar yok mu...
Sonunda oğlunu yanına alıp kendisi bulmaya karar verdi aradığı bilge eğiticiyi.
- Atımı hazırlayın! İskender'i de hazırlayın.
- Delirdin mi sen be adam, bi'yere göndermem ben oğlumu!
- Ben götürürüm!

...Yol uzadıkça uzuyordu. Ne Olympias'ın ne de Philip'in çenesi yol boyunca kapanmamış, İskender'in sabrı taşmaya başlamıştı.
- Susun biraz yaa...
- Ne demek sus! Babaya sus denir mi? Elimin tersiyle şimdi! Hep sen alıştırdın bunu böyle...
- Aa, ben ne yaptım canım şimdi?
- Susacak mısın sen?

... Henüz yeterince iyi bir eğitici bulamamışlardı. Miletoslular?ın ünü çok yaygındı o aralar. Yola çıkmışken bir de oraya uğrayalım demişti Philip. Gemiye bindiklerinden beri, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, zira hepsini deniz tutmuştu ve ağızlarını açarlarsa sözcük yerine başka bir şey çıkacağından korkuyorlardı. Kürek mahkumlarından biri, sürekli bir şeyler geveleyip duruyordu ağzının içinde.
- Hatırlamam lazım, Philip... İskender... kimdi bunlar, kimdi...
?-Delinin teki işte? diyordu kaptan onun için, ?pazardan aldığımdan beri kendi kendine konuşup duruyor, yok burası neresiymiş, yok hangi yüzyılmış...?


Nil?in kıyısında tahtın ortağı Kraliçe, yükselen nehri ölçen işçileri izliyordu. Bereketli bir yıl olacaktı; Nil, yine bir anne gibi Mısır topraklarını kucaklayacak, insanlarına hayat verecekti. Hizmetçilerinden biri gelip kraliçeye saraya Roma?dan bir haberci geldiğini bildirdi, Kraliçe danışmanıyla birlikte saraya yöneldi. Büyük salonda sersem kardeşi Kim Bilir Kaçıncı Ptolemy çoktan haberciyi göndermiş, onları bekliyordu.
- Sevgili kardeşim, bugün nasılsın bakalım?
- Haberci nerede?
- Firavunu görmeye geldi; gördü ve gitti.
- Orion düşsün tepene seni aptal! Sana yetkinin kimde olduğunu hatırlatıyorum: paraların üzerinde benim resmim var.
- Aman ne güzel. Paralarını da alıp Nubye?ye yerleşmeye ne dersin? Üzerindeki resimler senden çok geçen senenin güzellik kraliçesini andırıyor ya neyse... Bu aralar çok meşgul olacağım, elinin hamuruyla ayağımın altında dolaşmanı istemiyorum. Sezar'ın gözlerinin pek iyi görmediğini duydum, seni bile beğenebilir, ama onu paylaşmak gibi bir niyetim yok.
- Ne demek bu?
- Sezar?la yeni bir anlaşma yapacağım, artık gürültücü komşularımızdan kurtulmanın zamanı geldi demek.
- Hiç güleceğim yoktu... Önce senden kurtulmasın da...
- Çıkabilirsin. Seni özleyeceğim. Kurak mevsimdeyiz ama papirüs bulursan bana yaz.
- Seni sıçan!
- Götürün!
..............
- Horemheb, Sezar üç gün sonra Mısır'da olacak. Hangi konuk odasının hazırlanacağını öğrenmeni istiyorum.
- Öğrendim bile. Büyük olanı, Nil'e bakan. Belki, Sezar?a bir hediye gönderebilirsiniz. Bu onu memnun edecektir, onun tarafında olduğunuzu anlayacaktır.
- Evet, tabii... Sezar'a bir Çin halısı göndereceğim. Halıyı Ptolemy?den gizli sokacaksın saraya. Bil bakalım o halının içinde kim olacak Horemheb?
- Nasıl isterseniz...
- Güneş Kefren'i ışıklarıyla yıkayacak, ay Amon?u ruhunu uyandıracak. Orion?un aydınlığı yedinci odadan geçerken Mısır benim olacak. Yedinci Kleopatra! Mısır'ın ilk kadın firavunu! Nil'in kraliçesi! Işığın efendisi!
- Tabii, tabii...
-

Şaraptan anlayan insanlardı doğrusu şu Egeliler. Doğuya doğru yola kayulmuşlardı, ve o güzel şaraplar olmadan yol hiç de çekilmezdi. Hava gittikçe ısınıyordu, Philip ve Olympias ise HİÇ susmadan tam kapasite konuşmaya devam ediyorlardı. İskender, Olympos?un tüm tanrılarına yakarıp durmuştu yol boyu, ama nafile... Gemiden ayrılırken, şu ?deli? kürek mahkumunu da yanlarına almışlardı. Kim ne derse desin, adam İskender?e hiç de deliymiş gibi görünmüyordu. Hayal de olsa hiç değilse güzel şeyler söyleyebiliyordu.
- Dudak okuyabilir misin İskender? Seni bekliyor Pers orduları... Bekliyor seni Pers orduları... Pers orduları seni bekliyor... Anlasana be adam! Or-du, sa-vaş, za-fer, im-pa-ra-tor... Ne diye uğraşıyorum bilmem ki!
??????
Antioch?a geldiklerinde, Philip aniden hastalandı, kısa süre sonra da öldü. Olympias sabah kahvaltısını çadırına götürmüş, sonra duvar gibi bir yüzle dışarı çıkmıştı:
- Roxanne yemeklerine o beyaz tozdan karıştırırsam düşük çenesinin kapanacağını söylemişti. Ben... ben...
- İskender, bir gün kitaplar bunu senin yaptığını yazacak, hem de tahta oturmak için.
- Hadi canım! Sen çok komik adamsın be kürekçi. Sana ?kahin? diyelim, her şeyi bilen adam...
- De tabi, gülmeye devam et, Allah bozmasın neşeni ne diyeyim!

Doktorlar, Philip?in zatürreeden öldüğü sonucuna vardılar. İskender, annesini ve Roxanne?i orada bırakıp Mısır?a doğru yola koyuldu. Eğitici aramıyordu artık, sadece Mısır?ın bilgeliğini, belki birazcık da topraklarını paylaşmak istiyordu. Öyle ya, Pers?lere toprak varsa, niye kendisine de olmasındı ki?
Askerleri ve atları dinlendirmek için bir vahada durdular. Atından inerken İskender?in gözüne bir şey ilişti: Kumların içinde pırıl pırıl, simsiyah, olimpiyatlarda kullandıkları disklere benzeyen bir şeydi ama bir kenarından ince, siyah, ölü ve iki kafalı bir yılan sarkıyordu sanki.
- Felsefe taşını buldum! Buldum!
- Yok canım, bulamadın. Ben düşerken bu da kumlara saplanıp kalmış demek ki, o kadar da aramıştım... Felsefe taşı falan değil o, geldiğim yerde ona discman diyoruz. Müzik dinlenir onunla, bak göstereyim...
- Ne? Kahin, biraz su içmene izin veriyorum, yoksa kalan aklını da yiyeceksin. Liri ve lavtayı getirin, müzik nereden gelirmiş görsün şu zavallı.
- Of, bunu hak etmek için ne yaptım ben??? Ne vardı molekül ayrıştırıcıyla oynayacak, kara deliklere dalacak? Al işte böyle olur, arayan bulur...
O gün ve gece boyunca İskender bol bol şarap içmiş, bedevilerin muz yapraklarından sardığı sigaraları birer birer tüketimişti. Bir ara bir haberci gelip yakınlarda Dara ve Pers ordusunun konakladığını söyledi, ama İskender bunu anlamayacak kadar, nasıl derler, ?mutluydu?. Sabaha karşı, Kahin bir terslik olduğunu fark etti. Okuduğu kitaba göre İskender?in birkaç saat sonra Dara?yla çarpışması ve onu yenmesi gerekiyordu, oysa İskender?in bırakın savaşmayı, yerinden kalkacak hali yoktu. ?Acaba? dedi içinden, ?acaba...?
Öğlene doğru ayıldılar, ama hala çok sakindi ortalık.
- Bence biraz geç kaldık, ama hala şansın olabilir. Dara ile savaşıyor olman gerekiyordu.
- Kahin, sinirlenmeye başlıyorum! Ne cesaretle benimle böyle konuşabiliyorsun? Hayır efendim, savaş falan yok, cezalısınız, yarın gideceğim savaşa!
- Allah akıl fikir versin, bulacaksın belanı, sözümü dinleyen yok ki! Yarın git, git de gör...
- Ne dedin?
- Hiç.
................
Bir ara yaşlı bir deve seyisi, köyün büyücüsünün çölün ruhuyla konuşabildiğini söyledi. İskender, Kahin?i de alıp büyücünün çadırına gitti. Çadır, dışarıdan göründüğünden kim bilir kaç kat daha büyüktü. Fil derisi kadar buruşuk, iskelet kadar ince ellerini uzattı büyücü:
- Ellerini uzat İskender...
- Adımı bildin, başka neler bilebilirsin ellerime bakmadan?
- Yüzüne bakıyorum İskender, ve yakında nefesinin havaya, toprağa ve suya karışacağını görüyorum. İki yol görüyorum, ve sen ikincisinde yürümeye başlamışsın. Geri dönebilirsin, hala çok geç değil.
- Yaa... Ama ben bütün dünya önümde eğilecek diyorum yaşlı adam Buna ne diyorsun?
- Ellerini uzat... Yo, yazgın karanlık, kesişen çizgilerine bak... altı ve dokuz kesişiyor, kendini korumalısın...
Ne anlardı ki bu sersem bunak? Vakit kaybediyordu. Savaş hazırlığı yapmalıydı, yarın savaşacaktı... Evet yarın... Yaşlı adamın gözlerinin, başındaki tuhaf başlığın gölgesinde kaldığını fark etti. Gözlerine bakmadan kimseye güvenmemeli derdi Philip. Kör müydü acaba bu adam?
- Hayır, değilim.
- Ne dedin? Nasıl duyabildin?
- Yalnız bunu değil, duyamadığın pek çok şeyi duyuyorum. Gel benimle.

Büyük, parlak ama karanlık bir şeyin karşısında durdular. Kendi yüzlerini görüyorlardı, ama sanki çok uzakta duruyorlardı. Bir aynaya benzetti Kahin bunu, ama yaşlı büyücü bu hem karanlık hem parlak şeye dokundu ve yüzeyini tıpkı durgun suya düşen bir damla gibi dalgalandırdı.
- Bak ve gör genç İskender, ama sakın fazla yaklaşma. Geçmişin ve geleceğin kesiştiği yer, kaderini içine alır, asla geri vermez. Talihsiz kayıp ruhlardan biri olmanı istemem...
Kahin anlamıştı. ?Dokunma? dedi, ?sakın yapma, benim yaptığım hatayı tekrarlama.? Çok fazla konuşuyordu bu adam, ve İskender ölesiye merak ediyordu
- Demek dokunmamam gerek... Kahin, benim yerime sen dokun!
- Hayır, yeniden olmaz, yine bir solucan deliğine giremem , yapma, yapmaaaaaaaaaaaa!!!!!!!!!!!!
Kahinin sesi uzaklaştı ve kayboldu.
- Felsefe taşını da al, lazım olur, müzik yaparsınız birlikte! Güzel numara, söyle bakalım büyücü, nereye gitti?
- Yok ettin onu, sonsuzluğa attın...

İskender kampa dönüp savaş hazırlıklarına başladı. Ordusuna bedevi askerleri de katılmış, güçlenmişti. Sabahın ışıkları gözlerini bulmadan İskender ve Dara ?nın orduları Mısır yakınlarında karşılaştı. Savaşı sonlandıran her iki kumandanın da ölmesi oldu. İkisinin de orduları dağıldı. Üzerine gelen iki düşmanın da birbirlerini bertaraf etmiş olması Mısır?ın otuzuncu hanedanının son firavunu Nekhtharehbe?yi hem şaşırttı, hem sevindirdi. Hem Makedon hem de Pers ordularının eğitimli ve yetenekli askerlerinin Mısır ordusuna katılması, Mısır?ı Kuzey Afrika?nın, hatta Eski Dünya?nın en güçlü devletlerinden biri haline getirdi. Öyle ki, Roma bile Memphis?in yanında sönük kalıyordu.

Sezar, Mısır?ın bereketli topraklarında konuk edildiği geceyi Nil kıyısında yıldızları izleyerek ve birkaç gün sonrasının hayalini kurarak geçiriyordu: Dünyanın en büyük ordusu ve en verimli toprakları onun olacaktı. Yanına gelen bir asker, ?Görevi tamamladık Sezar? dedi.
- Ya... Güzel... İyi çocuktu Ptolemy, yazık oldu. Etrafına iyi bak Lysideus, uzun süre kalacağız buralarda. Yarın Kleopatra?yı görmek istiyorum. Belki de kardeşinden daha akıllıdır, Sezar?a karşı gelinmeyeceğini anlar.
Temiz havayı ciğerlerine doldurarak ağır adımlarla odasına döndü. İki asker, sürgündeki Kleopatra tarafından kendisine gönderilen bir halıyı getirmiş, onu bekliyordu.
- Zeki kadın doğrusu, gücün kimde olduğunun farkında... Açın!
Birdenbire, gökyüzündeki yıldızlar söndü, ardından çok parlak bir ışık odayı doldurdu. Sezar, kendini çok uzun süren bir uykudan uyanmış gibi hissediyordu. Kafasının içi boşalmıştı sanki. Askerlerden biri, Firavun XVI. Ramses?in kendisini beklediğini haber verdi. Belki de yardım isteğini kabul edecekti. Sinirlendirmemeye bakmalıydı, bir iki geri adımdan ne çıkardı ki? Ya elindeki toprakları da kaybederse?
- Pekala, geliyorum. Lysideus, öyle tuhaf bir rüya gördüm ki ben, öylesine gerçek gibiydi ki. Dünyanın en güçlü imparatorluğuna hükmediyordum. Ben, Sezar... Mısır bile önümde diz çöküyordu. Bir de kadın vardı. Klea... Leo... ?Keşke? diyor insan, keşke. Gitmeliyim, firavunun öfkesinden sakınmak gerek.
Karanlık gecede yıldızlar, binlerce göz gibi ardından bakıyordu.


Kahin, yolculuğunu uzaklardan adının seslenildiğini duyarak, denizlerin diplerinde yıldızlar kadar uzak hayal meyal kentleri görerek, aşina suretlerin sıfatlarını hatırlamaya çalışarak bitirdi, ve kendini bin yıldızlı bir gecede her bir yıldızın kendi aksini bulduğu gece kadar karanlık bir nehir kenarında buldu. Birkaç adam koşarak yanına geldi. Onu alıp götürürlerken her şey bulanıklaştı, sesler uzaklaştı. Rüyasında evini, bir daha ölümlü gözleriyle göremeyeceği evini gördü.
- Günaydın.
- Günaydın...
- Sen, tanrıların bize hediyesisin.
- Ben mi?
- Sana saygılarımızı sunuyoruz.
- Bana mı? Haydi bakalım, bulduk yine eğlenceyi... Neresi burası?
- Mısır Krallığı. Yüce firavunumuz Tutankhamun?un tahta çıkışını kutluyoruz. Horus seni bize bu günü kutsamak için gönderdi.
- Kral Tut... XIX. Hanedan. Yeni Krallık dönemi.
- Evet, doğru yerdesiniz. Yorgun olmalısınız. Hazır olduğunuzda Tutankhamun sizi bekliyor olacak.
....................
- Haydi canım! Isis iyiliğini versin, ne adamsın be Kahin! Hani öldüreceklerdi beni? Kim cesaret edebilirdi ki? 15 senedir tahttayım işte. Boşuna öldürttük o kadar insanı, yazık oldu.
- Siz yine de bunları kimseye söylemeyin efendim. Şunu da aklınızın bir köşesine yazın: oğullarınız Ay ve Hatshepshut ?kralın sağında duran? ünvanıyla kalmalı, yerinize II. Ramses? i geçirmelisiniz.
- O da kim?
- Zamanı geldiğinde hangi çocuğun bu adla kutsanacağını söyleyeceğim. Ardından gelen Seti?nin adil yetişmesine dikkat edilmeli. Özellikle İsrailoğulları?na karşı.
- Kimlere?
- Bekleyin ve görün. Ama o zamana topraklarınıza dışarıdan kimseyi kabul etmemeye bakın.
- Kahin, yorgun olduğunu düşünüyorum. Seçilmiş biri de olsan, uzun süre uyanık rüyalar görmek pek iyi olmasa gerek.
- Bir bilseniz... Kenti dolaşalım biraz. Mesela yanılmıyorsam aşağıda bir nekropol oluşuyor.
- Ne oluşuyor? Aslında babamın mezarı var orada, belki bir aile mezarlığına dönüştürebiliriz.
- Tapınağın duvarlarına bir hatıra resmi kazıtmamızın iyi olacağını düşünüyorum. Yaptığım hareketi yapın... işte böyle! Bizi aynen böyle çizmelerini istiyorum. Bangles?ın şarkısındaki gibi. Haa haa! Ben göremem belki ama bizimkiler çok uğraşacak bu harekete anlam vermek için. Yanına da adımı yazsınlar olmaz mı?
- Delisin sen Kahin, deli. Ama seni mi kıracağım, yapsınlar tabii.

- Oğlum, bak ne yazıyo burda! Mısır?daki büyük tapınağın girişindeki kahinin yanında ?delinin tekiydi? yazıyomuş. Hiyeroglifleri çözen arkeolog çok şaşırdığını söylemiş.
- Sen onu boşver, Mısır bu sene göçmen kabul ediyomuş1
- Seni n?apsınlar salak, kalifiye elemen arıyodur onlar.
- Gözü çıksın üçüncü dünya ülkesi olmanın, kadere bak. Bi? daha doğarsam İngiliz olmak istemiyorum ben. Zaten ölene kadar Mısır?ın kolonisi kalıcaz.
- Kes oğlum konuşmayı, biraz daha ara belki başka bi? yolu vardır gitmenin.
- Ooof of! Neydi adres söyle de girelim.
- HorusIsisBast.Kopshet.Ra.... Bulduk işte, beyin göçü yazan yere tıkla.
- Beyin arıyolarmış, seni diil yani!
- Mısır?lının elindeki bende olsun, sen o zaman gör beyin neymiş.
- Adamın elinde var, kullanmayı da biliyo ya, helal... Hangimiz onlar gibi kullanabilirdi o solucan delikleri denen şeyi?
- Kullanmak denmez, sömürmek denir ona.
- Gücün yetse sen sömürmezdin sanki...

Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)