11 Kasım 2005 Cuma

ŞU SİTCOM NE OLA Kİ?

Televizyonda yer alan komediler, yayıncılığın en başlarından beri kanalların tutunacak dalı olageldi. Komedinin vodvil* ve fars** gibi türleri erken dönem izleyici kitlelerine hitap ederken, zaman geçtikçe bilginin yayılmasıyla, daha sofistike yayınlar aranır oldu. Oldukça geniş bir alan olan komedinin ekranlarda en başarılı olan türü ise durum komedisi oldu. TV ekranlarına yansıyan ve yurdum insanını ekran karşısına çivileyen durum komedisi, ya da bize öğretilen adıyla ‘sit-com’un (situation comedy) temel yapısı tiyatrodaki adaşından pek de farklı değildir aslında. TV’deki örneklerin üzerine bir miktar fars serpilir yalnızca, belki günümüzün duygu arayan insanının gönlünü çelmek için biraz da pembe dizi tadında aşk... Hemen hepimizin (tamam benim) 5-6 yaşlarına denk gelen radyo oyunlarını hatırlarsınız. Durum komedisi tiyatro sahnelerinden stüdyolara girip, daha geniş kitelelere 1920’lerde bu radyo oyunları ile ulaşmaya başladı aslında. 50’lerde sit-com adını aldı. Daha sonra renkli kutunun icadıyla radyolardan ekranlara taşındı, altın yılları ise 70’lerde başladı.

Türün en başarılı örnekleri ABD’nin elinden çıkmışsa da, İngilizler de ilginç espri anlayışları ile bu türe örnekler verdiler, hatta snobluktan bir şey kaybetmeyip British Sit-com ya da Britcom adlı görünce kaçılası türü icad ettiler. Periyodik olarak ekranlarda yer alan, bölümler arasında devamlılık gerektirmeyen, genellikle bir ya da iki kapalı mekandan ibaret alanlarda çekilen, karakter sayısı sınırlı ve dairesel bir olay örgüsü içeren dizilerdir sit-com’lar. Yarım saati geçmeyen döngü sıradan bir günde başlar, araya giren garip olaylar işleri karıştırır, sonunda her şey tatlıya bağlanır ve herkes olağan hayatına geri döner. Karakterler genellikle dizinin yayın hayatı süresince büyük değişimler göstermez, statiktir. Karakterlerin kendileri ve birbirleri ile çelişkileri dış dünyanın etkilerinden çok kişisel özelliklerden kaynaklanır. Bölüm senaryoları, genelde tek kalemden çıkmak yerine bir ekip tarafından kaleme alınır.

Sit-Com, çoğunlukla ‘bizim gibi’ ya da ‘olmak istediğimiz gibi’ insanları hayatlarımızın akışına dahil edip, insanın hep bir alışkanlık, itiraf edemese de bağlanacak bir ‘rutin’ arayan yapısına hizmet eder, akşamları TV başında geçirme kavramına, içindeki gülme efektleri gibi yapay bir anlam ve amaç yükler. TV kanalları ise prime time içine bu dizilerden mümkün olduğunca tıkıştırarak söz konusu kitleyi ekran başına daha bir çivilemeye bakar. Sezon sonlarında ise dizinin bir sonraki sezonu için izleyicide bir beklenti oluşturmak amacı ile ‘cliffhanger’ denen, sonuçlanmamış, kilit noktası ve çözümü bir sonraki sezona sarkan bir bölüm yerleştirilir, ki bu da hızlı tüketen toplumda sit-comların hayat sigortasıdır. Tüm sit-comlarda kabak tadı veren gülme efekti, yani ‘laugh track’ ya da ‘canned laughter’, yine tiyatro sahnesindeki komedi geleneğinin yansımasıdır. Komedi önceleri sahnede, sonra radyoda, daha sonra da sihirli kutunun her eve girmesiyle birlikte biten telesafir döneminde TV ekranlarında konu-komşuyla izlenirdi. Ekran başına daha az insanla ya da yalnız başına geçen bireyin kendini yalnız hissetmemesi için lüzumlu-lüzumsuz yerlere bu konserve gülüşler serpiştirildi, sonra da sit-com’un bir uzvu olarak dizilere yapışıp kaldı işte... Durum komedisindeki durumu olduğundan daha komik göstermek ve izleyiciye ‘nerede güleceğini öğretmek’ gibi eğitici bir amaç da güden gülüşler, izleyicinin zekasına hakaret ettiği gerekçesi ile eleştirmenlerin oklarına ve izleyicinin tepkisine sıkça hedef olur. Pek çok sit-com’da duymaya alıştığınız başlangıçtaki ‘izleyici önünde canlı çekilmiştir’ anonsu da türe özgüdür. Çağdaş sit-com’lar genelde stüdyoda izleyici karşısında çekilir, hatta Cheers her bölümün başında bunu ilan eder. Popüler sit-comların çekildiği mekanlar da bir anda popüler olma eğilimindedir, örneğin F.R.I.E.N.D.S. dizisinin setlerden biri olan Central Perk aslında hayali bir kafe olmasına rağmen, bu setin popülaritesi üzerine New York’un işlek caddelerinden birinin üzerine, turist kalabalıklarının görüş mesafesine Central Perk isminde bir kafe açılmıştır.

Başlangıçta sit-comların amacı (belki günümüzde de) bir kitle iletişim aracı olan televizyon yolu ile evlere girmek, bu vesile ile televizyonu bir yaygın eğitim aracı olarak kullanmak, hakim görüşü ve kültür kodlarını her gün/her hafta aynı saatte oturma odalarına getirmek oldu. Zamanla ailede kadın-erkek-çocuğun yeri ve görevleri, vatandaşlık, örnek davranışlar ekseninden uzaklaşarak kültür kodu konusuna yoğunlaştı, hala da öyle devam ediyor. 50’lerin sonları ve 60’lı yıllarda Türk televizyonlarında görmediğimiz, bu yüzden pek aşina olmadığımız ama çağdaş sit-comlarda anılan adlarından hatırlayabileceğiniz (sit-com kapsamına girmese de anmadan geçemeyeceğim Bonanza, Star Trek, Flipper’lı yıllar) Beverly Hillbillies, Perry Mason, The Mod Squad gibi dizilerle geçti. En çok akılda kalanı ise 1964-72 arasında yayınlanan Bewitched-Tatlı Cadı oldu. Dizinin başrollerinde Elizabeth Montgomery (Samantha), Dick York (Darrin) ve Agnes Moorehead’i (Endora) izledik. Ne kadar saf olsa da erkek evin reisidir, ne kadar muktedir olursa olsun (malum, Samantha’nın bir burun kıvırmayla yapamayacağı yoktu) kadının yeri evidir diyen bu naif dizi, sihir temalı diğer dizilere esin kaynağı oldu (Bkz.: Sabrina,vb.). Daha sonra, Küçük Ev, Aşk Gemisi, Dallas, San Francisco Sokakları, a Takımı, Simon&Simon, Magnum P.I., Miami Vice gibi efsanelerin dönemi olan 70-80’lerdeki sit-comlaa gelince... Bu dönemde Charles İş Başında, Altın Kızlar, Taksi, Patron Kim ve Şerefe gibi alışkanlıklar edindik, akşam yemeklerinden sonra ödev yapmak yerine bunları izlemek için anne-babaya yalvarır olduk. Taksi, 1978-82 arasında ABC ve 82-83 arasında NBC’de yayınlandı. New York’ta, Sunshine adlı bir durakta geçem dizi televizyon dünyasına daha sonraki yıllarda Patron Kim ile daha da popüler olacak olan Tony Danza’yı tanıttı, adamım Danny DeVito ise Louie De Palma rolünde dizinin tadına tat kattı. Durak atmosferinde göçmenler, (Latka rolünde Andy Kaufman) eğitim, uyuşturucu, cinsel taciz ve sendikal haklar gibi konular işlendi. 80’lerde, her birinin tutulması üzerine yayıncıları cesaretlendiren başarılı diziler art arda yayınlandı. Özel televizyonların kuruluşu ile tanıştığımız Charles İş başında’da (1984-1990 arasında 126 bölüm halinde yayınlandı) , Charles (Scott Baio) adlı bir üniversite öğrencisi ve bebek bakıcılığı yaptığı ailenin hayatına konuk olduk. Bu çok sevdiğimiz kalabalık aileler ekolünden bir başka sit-com ise, sonraki yıllarda Mary-Kate ve Ashley Olsen kardeşlerle John Stamos’lu Full House-Bir Ev Dolusu oldu. Sit-com formatına uyan ama bence başlıbaşına bir yenilik olan Cosby Show, bu kalabalık aile dizisi grubunda öne çıkan bir başka yapımdır. 1984-1992 arasında yayınlandı, ancak türün diğer örneklerinden farkı ailenin ecnebi tabiriyle ‘renkli’ (colored) olmasıydı. Kocaman bir evde yaşayan doktor Huxtable (Bill cosby), avukat eşi, her biri ayrı telden çalan 5 çocuk, onların arkadaşları, sevgilileri, eşleri, çocukları ile bu kalabalık dizi yine formatı bozmuyor, demokratik ev ortamında çocuk yetiştirme, her yaş grubundan çocukların sorunları ve çözümlerini ele alıyordu. Her bir karakter diziye kendine has bir izlenebilirlik katıyordu, ama bence en büyük pay Bill Cosby ustaya aitti. Aynı yıllarda, 1984-92 arasında hayatımıza bir başka fenomen, Altın Kızlar girdi. NBC tarafından çekilen dizi, Dorothy (Bea Arthur), Rose (Betty White), Blanche (Rue Deveraux) ve tabii ki Sophia (Estelle Getty) adlı orta yaşlı genç ruhlu üç bekar kadının ve Dorothy’nin annesi, hepsinden daha genç Sophia’nın hayatından kesitler veren dizi, yalnız kadınların dayanışması, aileleri ve birbirleri ile olan ilişkileri üzerine yoğunlaşmıştı. İtiraf edeyim benim diziyi izlememdeki temel neden Sophia’ydı. Dizinin keyfini yeniden almak isteyenler özel bir yayın şirketinin program akışında bu diziyi yeniden görmekten keyif alacaktır, yalnız ben eskisi gibi olmadığımdan mıdır nedir, eski tadı alamıyorum... Verimli 84-92 dönemi, bizleri bir başka dizi ile, Patron Kim ile tanıştırdı. ABC televizyonu yapımı olan bu dizide Tony Danza (Tony), Judith Bower (Angela) ve daha sonra Melrose Place’de de rol alan Alyssa Milano (Samantha) oynadı. Tipik will they/won’t they için izlenen dizi, toplam 196 bölüm sürdü. Özgün tarzı, kendine has esprileri ile ortak dil ve izleyici kitlesi yaratan dizilerden biri, yine bir NBC yapımı olan Cheers’tır (Şerefe). 1982 yılında başlayıp bir sit-com için oldukça uzun bir süre sonra, 1993’te ekranlara veda eden Cheers, Boston’da bir barda geçer. Her nedense işsiz kalıveren çok bilen-çok konuşan Diane’in (Shelley Long) barın sahibi eski beyzbol oyuncusu Sam ‘Mayday’ Malone ile atışması, sevgi kelebeği Carla, müdavimlerden sürekli atıp bir türlü tutturamayan Clifford, mutsuz muhasebeci Norm ve saf köylü çocuğu rolündeki Woody Harrelson, dizinin temel direkleriydi. Yakın zamanlarda ekranlarda yeniden görme olanağı bulduğumuz yapımda Diane’in sevgilisi eksantrik Frasier Crane karakteri dizinin içinden çekilip çıkarıldı, ve karşımıza Frasier dizisi olarak çıktı. Takip eden sezonlarda ‘Bak Şu Konuşana’ serisi filmlerinden hatırlayacağınız Kristie Alley, Shelley Long’un yerine diziye girdi, ve takıntılı-ukala-huysuz halleri izleyiciye (bana) Diane’in yokluğunu aratmadı.

Tüm bu dizilerin yanında Türk ekranlarında gördüğümüz sit-comların, insafsızlık edip hepsi demeyeyim ama, tamamına yakını önceden yayınlanıp sevilmiş Yes Minister, Who’s The Boss, Three’s Company, HBO hiti Sex and the City, The Nanny, Married With Children, Bewitched gibi dizilerin yeniden çevrilmiş versiyonları. Bu diziler uzun soluklu olmuyor, olamıyor çünkü bu diziler birer uyarlama. Televizyon uyarlamalarının bence edebiyat uyarlamalarında farkı, daha önce görsel biçimde bize iletilen bir unsurun, yüzüne/sesine alıştığımız karakterlerin başka başka şekillere bürünüp önümüze konması. Zaten yeniliğin dozunu asgaride bile hazmedemiyorken bir de üstüne donut, pretzel, beyzbol kavramlarını Türkçe’ye uydurmaya çalışınca ortaya bir acaip çorba çıkıyor. Eh, her şey isim hakkı satın alıp, senaryoyu kelime kelime Türkçe’ye çevirip iki de mankeni oyuncu diye ortaya bırakıp kenara çekilmekle olmuyor diye düşünüyorum. Tabii bu aşamada kültür ürünlerinin tüketimindeki toplumsal seviye, kabullenme, uyuşma,vb giriyor ama tam o noktada bu bünyenin sinirleri geriliveriyor. Her neyse... Henüz kopyalayamadığımız lezzetli diziler de var tabii. Naçiz beğenim The Cosby Show, The Simpsons (animasyon sit-com), Golden Girls, Full House, Murphy Brown, NBC’nin bol ödüllü harikası F.R.I.E.N.D.S., Mad About You, Arrested Development, Everybody Loves Raymond, Will&Grace yönünde. Aslında eteğimdeki tüm bu sit-com taşlarını dökmekteki niyetim F.R.I.E.N.D.S. fenomeninin şahsında 20’lerin başından 30’ların ortalarına doğru bir grafik takip eden izleyicileri ve kent yaşamı içinde bu tip dizilerin yerini irdelemekti... Başından beri anlatmaya çalıştığım gibi durum komedileri, insanlara kendileri gibi insanları beyaz camda sunar. Eğer izleyici bir dizide kendi ile özdeşleştirecek bir karakter buluyorsa, dizi uzun soluklu olur. Bu nedenle dizilerdeki temel karakter sayısı gittikçe artmakta ve çeşitlenmekte, dolayısıyla izleyici yelpazesi genşilemektedir. Kadınlar, erkekler, yaşlılar, çocuklar, gayler, obsesif insanlar... Doğal ortamlarında resmedilen bu şahıslar kekin sadece üst kısmını yeme (Bkz: Elaine/Seinfeld), kapıdan içeri sağ ayakla girme, ebeveyninden hoşlanmama gibi bizim de kendimizde gözlemleyemediğimiz ama illa ki yaşadığımız halleri resmettiklerinden olsa gerek, kahramanları yemek yemeyen-sinirlenmeyen-tuvalete gitmeyen kartpostal dizilerini es geçip bu türü benimsedik.

Sit-com türünün diğer türleri sollamasında daha pek çok etken var tabii. 21. yüzyılda yaşıyoruz, sürekli şikayet ediyoruz, çok çalışıyoruz, mutsuzuz, herkes kötü kalpli, hava kirliliği, küresel ısınma, daha kim bilir neler... Bir yandan da agresifiz, benciliz, her şey bizim olsun, daha da çok olsun istiyoruz, kinciyiz... Oysa hepimiz o anneannelerin anlattığı güvenli zamanlara, hatta o kadar geriye gitmeye gerek yok mümkünse anne karnına ah bir dönebilsek de şu dünya işlerinin ağırlığını arkamızda bırakabilsek. Evler, işte bu türden, bizim ‘tür’ümüzden insanlar için sığınak görevi görüyor, sit-comlar da bizim afyonumuz. Ayrıca, medya gittikçe büyüyen, pek de uykuda görünmeyen bir dev. Prime time denen, hepimizin evde olup da televizyon başına oturduğu saatler de medya devleri için bulunmaz fırsat. Reklamlar, reyting, para... reklam kuşağı yetmiyorsa ekrandan bant geçirme, hatta mümkünse dizideki karakterin eline bir fincan ... kahvesi tutuşturma, yıkadığı çamaşıra ... deterjanı koyarken görüntüleme. Hani F.R.I.E.N.D.S.’teki Central Perk’ten bahsetmiştim, ve pek çok dizideki pek çok mekandan, o ayarda bir özdeşleşme yakalamaya çalışma... Tüm bunlar bence günümüz insanının yalnızlığını kullanarak o çok istediğimiz ‘biz’ duygusu yaratma ve üzerinden para kazanma. Kültürel açıdan bakıldığında da, Tatlı Cadı örneğinde anlatmaya çalıştığım gibi, sit-com yayınlandığı dönemin aynasıdır. O dönemdeki baskın görüşler, moda renkler, sevilen yiyecekler, o an için çok satan kitaplar, en çok dinlenen müzikler, ‘popüler’, evet popüler filmler... Anahtar kelime de bu galiba, popüler... Anlık. Dönemlik. Mevsimlik. Belli zaman dilimlerinde o dönemi yaşayıp o dizileri izleyip bir nevi ortak kültür, ortak bir kod geliştiriyor izleyici, 10 yıl sonra o dizi yeniden karşısına çıkınca adı ‘nostalji’ oluyor. O dizideki pantolonun modası geçmiş, o dizide hayran kalınan mobilyalar ‘out’ olmuş, o dizinin içeriğindeki meta tüketilip gitmiş oluyor çoktan.

Tüm bunları bir yana bırakacak olursak, yani sit-com hadisesine daha naif bir açıdan ve günümüz gözüyle yaklaşırsak, kanımca bir NBC harikası ve Bright-Kauffman-Crane dehası olan F.R.I.E.N.D.S. bu aşamada doğru bir seçim olacaktır. Yayın zamanı: prime time Hedef kitle: 20-35 yaş arasında, kentsoylu, mümkünse çalışan insanlar Çekildiği yer: California Dizinin geçtiği yer: Manhattan Ana Müzik: Rambrants, I’ll be there for you Pilot bölüm, New York’ta (büyük şehir) yaşayan tümü 20li yaşlardaki Ross Geller, kardeşi Monica Geller, arkadaşı Chandler Muriel Bing (A.K.A. Ms. Chahandler Bong), ev arkadaşı Joey Tribianni ve özgür ruh Phoebe Buffay ile başlar. Ross’un lise aşkı ve Monica’nın en iyi arkadaşı Rachel Karen Green, kendi düğününden kaçar ve Monica’nın evine sığınır, artık büyümeye karar varmiştir, ailesinden destek almayacak, kredi kartlarını kullanmayacaktır, babası varsın söylenedursundur. Ross (David Schwimmer) bir paleantologdur. Çocukken dinozorlarla oynaması her fırsatta alay konusu olur, tabii ki bu durumda paleantolog olduğunu kimselere söylemez. Aslında tamemen büyüdüğünü de kimse söyleyemez. Sıkıcı ve uzun konuşmaları yüzünden kendini pek dinletemez. İlk evliliğinden Ben adlı bir oğlu vardır, evliliğinin bitme sebebi ise karısı Carol’un lezbiyen olduğu gerekçesiyle Ross’u terk etmesidir. Dizi boyunca Ross bu travmayı bir türlü atlatamaz. Bu arada tabii ki Amerikan dizilerinin bir vazgeçilmezi olarak Ross yahudidir. Rachel (Jennifer Aniston), önce garsonluk yaparak iş hayatına atılır, sonra Türk filmi tadında Ralph Lauren’de oturaklı bir mevki edinir. Ross’un bir türlü açılamadığı çocukluk aşkıdır kendisi, ilerleyen bölümlerde ‘ne seninle ne sensiz’ çekişmesini izleriz, bir de bebekleri olur. Rachel bebeğe ne isim vereceğine karar veremez, Monica’nın kendi bebeği için düşündüğü ismi ‘çalar’ : Emma. Extreme make-up’ta kendini Aniston’a benzetmeye çalışan bir kadıncağız gördükten sonra trendsetter olarak adlandırmaktan utanmayacağım şekilde, dizide neredeyse her giydiği moda oldu... Monica (Courteney Cox Arquette) gençken akıl almaz ölçüde şişmandır, üflesen uçacak kıvama geldiği halde insanlar onu hala eski haliyle hatırlar. Temizlik konusunda had safhada takıntılıdır. Dizi akışı içinde onun kariyerindeki sıçrama, başarılı bir şef aşçı olmasıyla gerçekleşir. Chandler (Matthew Perry), Ross’un lise arkadaşıdır. Babası cinsiyet değiştirmeye karar vermiş, belki de bunun etkisiyle insanlar sık sık Chandler’in gay olduğunu düşünmüştür. Bir türlü tam olarak ayrılamadığı sevgilisi Janice, dillere pelesenk o meşhur ‘oh my god’ ünleminin sahibidir. Chandler, Monica ile 7. sezonda evlenir. Joey, aktör olmaya çalışan İtalyan kökenli bir çapkındır. Pek zeki değildir, Phoebe kendisine Fransızca öğretmeye çalışırken onu sinir sahibi eder, bu kısım dizinin en komik anlarından biri olarak tarihe geçer.
-Je m’apelle?
-Ma pou pou!
Chandler’in ev arkadaşıdır, evde bir civciv ve bir ördek beslerler. Dizi boyunca o civciv nedense hiç büyümez. Ve Phoebe... Tuhaf. Evet onu tanımlayan en doğru kelime tuhaf. Annesi kendini öldürdüğünden, sokaklarda büyümüştür. Sokaklarda, daha sonra Central Perk’de gitar çalarak hayatını kazanır. Bir hipi gibi giyinir, düşünür ve yaşar. Smelly Cat isimli şarkı malum çevrelerce hit kabul edilir ve gümüş plağı hak eder. Kariyerindeki bir sonraki adım masözlüktür. Dizinin akışında kardeşi için bebek doğurur, ve annesinin aslında hayatta olduğunu, kendisini büyüten kadının annesinin hipi bir arkadaşı olduğunu, ikiz kardeşinin de bir porno film yıldızı olduğunu öğrenir: Ursula. F.R.I.E.N.D.S. 1994-2004 arasında yayınlandı. 238 bölüm sürdü, bir o kadar daha sürse izlenirdi. Bruce Willis, Tom Selleck, Brad Pitt, Danny De Vito, Brooke Shields gibi onlarca konuk sanatçı çeşitli bölümlerde rol aldı. Yayınlanan son bölümü rakor kırarak tam 5.1 milyon kişi izledi. Peki bu diziyi bu kadar popüler kılan neydi? F.R.I.E.N.D.S., hedef kitlesine ulaşmayı başarmıştı. Kendi hayatını kuran, kendi ayakları üstünde durmaya çalışan, kariyerinde yeni yeni ilerlemeye başlamış yüz binlerce insan F.R.I.E.N.D.S.’i izledi. Kimileri için Büyük Elma büyük şehirlerde kendileriyle özdeşleştirdikleri insanlarla kendini özdeşleştirmek ve hatta ‘birlikte yaşamak’, günümüz toplumunda bulamadıkları dostluk ve bağları 6 kişinin şahsında görmek, ABD dışında yaşayanlar içinse Amerikan Rüyası’nın parıltısını, umudunu, vaatlerini, eğlencesini ekranda görmekti. Üstelik F.R.I.E.N.D.S. Medya devlerinin ticari kaygılarına da aldığı reklamlarla cevap veriyordu, üstelik Rachel örneğinde olduğu gibi başta Ralph Lauren olmak üzere pek çok markanın ve/veya taklitlerinin satışlarını adeta patlatıyor, kendi modasını yaratıyordu. Hatta kendi kültürünü... Öyle ki, Türkiye’de bile bozuk Türkçemize Janice’in ‘oh my god’ı , Joey’nin ‘how you doin’?’i entegre oluverdi, kim bilir geldiği yerde daha neler oldu... Yani demem o ki, sit-com içinde yaşanan dönemi ekrana taşıyan, hem TV kanallarının ve büyük şirketlerin para ihtiyacına, hem insanlığın başkasının hayatını gözetleme ve kendine bir ‘denk’ bulma ihtiyacına cevap vererek bir ‘alan memnun-satan memnun’ durumu yaratan, hayatlarımızdan da pek çıkacak gibi görünmeyen bir kavramdır. Alışsanız iyi olur.

* Vodvil: Amerika’da kentlerin gelişimi ile orta sınıf için geliştirilen, basit yanlış anlamalara dayalı müzikli komedidir. İçinde dans, akrobasi, illüzyon gösterileri de barındırdığı görülür. Televizyonla beraber yavaş yavaş ölür.

** Fars: Karakterlerden ziyade içinde bulundukları durumu konu alan abartılı ve hafif güldürüdür; komedide aranan seviyeli espriler pek bulunmaz.

27 Eylül 2005 Salı

BİZİM GİBİ BİRİLERİ




Ortalamanın altı algı ve beğenilere ağır geldiğine inandığım, kitap okur gibi izlenmesi gereken Kuzeyde Bir Yer’in her bölümü her birimizin gri maddesinin kıvrımlarına farklı biçimlerde yer etti: Kafka, Nietsche, sevgili, felsefe, bağlılık, sanat, çekişme, hayatın akışı... Zihnin aynasında her biri KBY’den yankılar buldu...

Hayatının 10’lu yıllarının bir yeri 90’lı yıllara rastlayan hafızası kuvvetli herkesin aklının bir köşesinde bir dizi var... Ara sıra ‘ya hatırlıyor musun...’ la başlayıp ‘yaa...’ ile biten hayal kırıklığı tadında cümlelerle başka belleklerde izi aranan... Bulunamayan, ‘bir tek ben mi izlemişim???’ diye düşündüren... Kuzeyde Bir Yer. 1990-1995 yılları arasında çekilmiş, TRT’de de 90’lı yıllarda yayınlanmış bir diziydi. Cicely-Alaska’yı, kendi şahsına münhasır insanları konu edinmişti kendine, ve sıradan olmayan insanlara sıradan olmayan akşamlarda sunulurdu. Yani nasıl olur da kimse hatırlamazdı? Sonunda, bilgi patlamasının bir ürünü olan ‘ağ’da gezinirken diziyi hayal etmediğimi, kuzeydebiryer@yahoogroups.com ‘a rastlayınca sevindirik olarak fark ettim. Ortak özelliği ‘farkındalık’ olan grup şimdilerde dizinin bölümlerini arşivliyor, bir yandan da güzide TV kanallarımızda dizinin yeniden yayınlanması için ‘lobi’ faaliyetleri sürdürüyor :)

‘Peki bu dizi neymiş ki?’ Sorusunu soranlara kısa yoldan önerim, İpek Ataberk’in hazırladığı www.kuzeydebiryer.com sitesine girip şöyle bir dolaşmaları. Sonra beğenenler gruba üye olsun, bölümleri bizlerle izlesin, vb... Diğer yola gelince, ön bilgi edinmek isteyenler yazının kalanını okusun...
KBY, aslında Roslyn, Washington’da çekildi. Roslyn ve Cicely adında iki kadının 1900’lü yılların başında adsız bir Alaska kasabasına gelip buraya yerleşmesi ile ‘kurulan’ ve onlardan birinin adını alan Cicely, aslında hayali bir kasaba yani. Dünyanın dört bir yanındaki hayranların yazışma grupları ile hala oyunculardan ve ‘Cicely’den’dan haber alınabiliyor. Bu gruplardan akan bilgiye göre, dekordan ibaret olan bu ‘yolun sonunda ne var?’ yerleşimi, yakın zamana kadar kısmen de olsa Roslyn’de duruyordu. Diziyi izlemiş olan şanslı azınlık, hala her yıl Moosefest etkinliği ile hayali kasabanın dekorundan arta kalanların yakınında buluşuyor, kendi gibi insanların varlığının tadını çıkarıyor.
30’lu Yaşlar dizisinin de yapımcısı olan Joshua brand ve John Falsey’in elinden çıkan yapım, toplam 6 sezon gösterildi ve 60’ar dakikalık 110 bölümden oluşuyordu. Sürekli kadrosunda:
Guru’da oynamış tanıdık yüz, Rob Morrow, kasabanın Yahudi, New York’lu, huzursuz doktoru Joel Fleischman’ı,
Barry Corbin ‘müteşebbis Amerikan öncüsü’ ruhlu Maurice’i,
Çelik Manolyalar, Dağcı, Dr. T ve Kadınları gibi filmlerden hatırlayacağınız Janine Turner dört nişanlısı da talihsiz kazalarda ölen kargo pilotu Maggie’yi,
John Cullum, en iyi dostuyla ‘kız meselesi’ yüzünden arası açılan kasabanın yegane sosyal aktivite mekanının sahibi Holling’i,
Darren E. Burrows kızılderili kökenli bir yetim olan, fazla yüksek IQ’dan muzdarip sinema meraklısı Ed Chigliak’ı,
John Corbett, Maurice’in kurduğu radyo KBHR’de DJ’lik yapan filozof ruhlu Chris’i,
Cynthia Geary, Maurice ve Holling’İn arasına giren ‘sarı kedi’, küçük kasaba kızı ve dizinin bir bölümünde baştan sona kadar sadece şarkı söylemiş olan, hadi kibarca saf diyelim, Shelly’i,
Elaine Miles, ki aslında dizi seçmelerine annesini getirmiş ama kazara kendi seçilmiştir, sessiz sakin ve ırkına özgü bilgeliği canı konuşmak istediğinde ortaya çıkaran Marilyn’i,
Bu yakınlarda ölen Peg Phillips ise kasabadaki ‘her derde deva köy bakkalı’nın sahibesi Ruth-Anne’i canlandırdı. Una Volta in L’inverno bölümünde Ruth Anne İtalyanca öğrenmek istemiş, Shelly ise ona öğretmeye gönüllü olarak hem Ruth-Anne’i, hem de bizleri sahip oldğu bu bilgiyle son derece şaşırtmıştı...

Bunlar dışında, kalplerin kahramanı ren geyiği Morty ve diziye aralıklarla girip çıkan Adam Arkin’in canlandırdığı adamım Adam, hatta efsanevi ayı Jesse gibi pek çok karakter oldu, ki Joel’in yerine gelen kasaba doktoru Capra’nın adını dahi anmak istemiyorum... Ortalamanın çok çok üstündeki bu dizi izleyenlerden ‘entelektüel uyarıcı’ yorumuna nail olurken (bu yorum ABD’li izleyiciden gelmiş dikkatinizi çekerim), otoritelerden ise iki adet altın kürey, en iyi oyuncu, en iyi yardımcı oyuncu, ses, müzik, vb dallarında ise 55 adet adaylık aldı.
Kuzeyde Bir Yer, büyük elma New York’da başlar. Eğitimini henüz tamamlamış Joel, zorunlu hizmet için Alaska’ya gönderileceğini öğrenir. İlk tepkinin ardından kader sorusu gelir: istediğim an geri dönebilir miyim? Cevap ‘evet’tir... Binlerce dolar ve muhtelif cezalar karşılığında ‘Alaska Riviera’sını bırakıp dönebilir tabii... İşte biz fanileri Cicely’e götüren uçak Joel’le birlikte kalkar, 110 bölüm boyunca Joel’in evrilmesini, Alaska’nın onu yeniden şekillendirmesini, Maggie’yle çekişmesini, Marilyn’in sessizliğini, Ed’in arayışını, izler ve ‘hayali’ kasabanın iliklerine kadar gerçek, bir o kadar da gerçeküstü öyküsüne kapılır gideriz...
Belki temel karakterler birkaç cümle ile kendilerini anlatıp benim kötü cümlelerimden sizi kurtarır:
‘İnsanlar hep sevdiklerinin sevmedikleri bir tarafını bulur -yemek yiyişleri, ayak tırnaklarını kesişleri- gerçek bir ilişkide gereken şeylerden biridir bu. Ben pek beceremem, ama çoğunuz bu dertten kurtulup evdeki huzuru sürdürebiliyor. Diğer taraftan, ben bir kusur gördüğümde, romantizmin zırhı delinmiş, bir işaret gelmiş demektir: Bu, aşkın arka kapıdan çıkıp sizi terk etmek üzere olduğunun kesin belirtisidir... Adios. Finito, benito.’
Chris’in sevgilinin kusurları üzerine bu düşüncesi, nedense tam da ‘aşk bitti’nin ortaya çıktığı, sevgilinizin temizlemeden bıraktığı saç fırçası ya da ortalık yerde öylesine bıraktığı çorapları, ya da belki ortasından sıktığı diş macunu tüpü size kısa devre yapma sebebi gibi göründüğü anlarda kendini doğruluyor bence...

Şef Seattle dedi ki... (Marilyn, Bölüm 5:22, Grand Prix)

Ölülerimiz, asla onlara ‘oluş’u veren güzel dünyayı unutmaz. Çağlayan nehirlerini, yüksek dağlarını, derin vadilerini… Ve büyük bir şefkatle geride kalanların kalplerindeki yalnızlığı izlerler, çoğunlukla de geri gelip onları ziyaret ederler…
Eh umarım Şef Seattle haklıdır... Özlemek kavramı da bu durumda yalan oluyor galiba =)
Karanlık Taraf (Chris,Bölüm 3:05, Jules ve Joel)
Her insan ruhunun bir "karanlık taraf"ı vardır. Obi-Wan Kenobi olmak isteriz, çoğunlukla da oluruz, ama hepimizin içinde bir Darth Vader vardır. Mesele, bunun ya şu/ya bu denebilecek bir durum olmamasıdır. Dialektikten bahsediyoruz, iyi ve kötünün ‘biz’e dönüşmesinden. Bilirsiniz, kaçabilirsiniz ama saklanamazsınız. Deneyimlerimden öğrendiğim şey, karanlıkla yüzleşmeli, gözlerinin içine bakıp ona sahip olmalı.
Kardeşim Nietzsche’nin dediği gibi, insan olmak karmaşık bir iştir, bu yüzden de ruhun gece yüzünü Kabul edin gitsin, ona evet deyin...
(Nietzsche'nin bu sözlerini A Nietzsche Reader’da bulabilirsiniz)
Bunun üzerine Loreena McKennitt’in bir albümündeki sözleri kime ait hatırlayamadığım ‘Dark Night of the Soul’u okumanızı öneririm... Bu fikre bütünlük ve tutarlılık getiriyor sanki, ve sanki bir de ruhun ‘süresine’...
Eh, gördüğünüzü beğendiyseniz, beğendiğinizi benimsediyseniz, sizi de bekleriz. Şimdilik benden bu kadar.

Verba volant

80'ler (6) a mari usque ad mare (1) Adana (1) airbrush (1) ajda pekkan (1) akdeniz (4) akıl fikir (1) al jarreau (1) alaska (3) aldatmaca (1) alış-veriş (1) alışmak (1) alphaville (1) alphonse daudet (1) alsancak (1) altın şehirler (1) amado mio (1) american gods (1) amon (1) Anıtkabir (1) Anıttepe (1) animasyon (10) anime (1) ankara (5) anlaşamamak (1) anlaşmak (1) Antalya (2) appassionata (1) arı kuşu (1) aurora borealis (1) Bangalore (3) bangles (1) bee gees (1) Bestekar (1) Beypazarı (1) big easy (1) bir harmanım bu akşam (1) boş işler (1) boşluk (1) bozuk yollar (1) brazil (1) bruce willis (2) bucket list (1) Bursa (1) büyü (1) büyük iskender (1) caddebostan (1) Cajun (1) can abanazır (1) can yayınları (1) cannabis (1) canned laughter (1) chai (2) charles dickens (2) cheesecake factory (1) cicely (2) coppola (1) Creole (1) Cumalıkızık (1) çatlak (1) çay (3) çeviri (1) çıralı (2) çin (1) çukurbağ (2) Dallas (1) dalyan (1) darth vader (1) değişim (2) dharma initiative (1) dream on (1) drunk behind the wheel (1) dublin (1) Duke ellington (1) durum komedisi (1) esteban (1) F.R.I.E.N.D.S. (1) farmers market (1) finlandiya (1) firavun (1) forever young (1) Fort Worth (1) fotograf (2) French Lace (1) gelir dağılımı (1) Gemlik (1) george lucas (1) get lost (1) gezenti (4) Güney Fransa (1) hiç bitmeyecek öykü (1) Hindistan (3) Hitit Kursu (1) hollanda (1) hollywood (1) homesick (1) Hypnos (1) I'm lost without you (1) I'm sorry (1) ıspanaklı börek (1) iletişim (1) insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar (1) ipuçları (1) iskele sokak (1) istanbul (5) işyeri (7) italya (1) izmir (1) iztuzu (1) jack london (1) Jambalaya (1) James Christensen (1) james morrison (1) joel fleischman (2) jorge luis borges (1) kabbalist (1) kahvaltı (1) kahve (1) kakofoni (1) kalkınma (1) kara delik (1) kara göl (1) kaş (2) kefren (1) keops (1) keşif (1) keyif (1) kimseye etmem şikayet (1) kolibri (1) kuzey ışıkları (1) kuzeyde bir yer (4) Küçük Prens (1) küresellik (1) la soledad (1) Lego (2) Les mondes engloutis (1) lizbon (1) locke (1) london (2) loreena mckennitt (1) Louis Armstong (1) Louisiana (1) Love is All Around (1) mad about you (1) manchester (5) masal (1) michael ende (2) mobbing (7) moonlighting (2) mucizevi (1) Mudanya (1) münir nurettin selçuk (1) müzeyyen senar (1) My heart was lost on a distant planet (1) nar ağacı (1) natalie merchant (1) neil gaiman (1) neverending story (1) neverwhere (1) New Orleans (1) niagara (1) nil nehri (1) no hay problema (1) northern exposure (3) obi-wan kenobi (1) olympos (2) out of my head (1) ölüdeniz (1) özgürlük hapishanesi (1) papatya falı (1) paris (1) pembe masa (1) Pre-Raphaelite (1) queen (1) ra (1) rime of the ancient mariner (1) rindlerin akşamı (1) rita hayworth (1) ritüel (2) route 66 (1) RPG (1) rüzgar (1) s.t. coleridge (1) sabah uykusu (1) Samanpazarı (1) samuel taylor coleridge (1) scripta manent (1) selim ileri (1) sessiz gemi (1) sessizlik (1) seyahat (3) Seyhan (1) seyyal taner (1) simpsons (1) sokak yiyecekleri (1) spielberg (1) Star Wars (2) sting (1) Studio Ghibli (1) summer moved on (1) şarkılar seni söyler (1) şimdi yeni şeyler söylemek lazım (1) Texas (1) ticaret açığı (1) tigerlily (1) tipografi (2) toronto (1) Toscana (2) trafik (2) trend (1) Trilye (1) Tunalı (1) tütsü (1) uçak (1) uğurlama (1) una notte a napoli (1) una volta in l'inverno (1) under the tuscan sun (1) unesco (2) unpredictable (1) unutama beni (1) unutturamaz seni hiçbir şey (1) uyku (3) valkyre (1) vanity (1) venice beach (1) vergi (1) vodvil (1) WALK LIKE AN EGYPTIAN (1) was I out of my head (1) wheel of possibility (1) Whisper (1) who wants to live forever? (1) wilmslow (1) worm hole (1) yalan (1) yalnızlık (1) yann tiersen (1) yansımalar (1) yapay (1) yaz (2) yazar kulübesi (1) yazı (2) yazmak (1) yemek (1) yeni hayat (1) yerel (1) yeterli (1) yoktan varolmak (1) yokyer (1) zaman (2)